Gidenlerin Hikâyesi

Gidenlerin Hikâyesi

ECE İREM DİNÇ
Düş Kazanı - 08 Aralık 2016

Ne kör bağırsakta, ne de böbrekte sorun;
Hayatta…
Ve ölmekte…
Tolstoy

“Gidenlerin Hikâyesi” ya da diğer bir deyişle, “Ölümün Mitolojisi”… Evet, bugün tam da bundan söz edeceğim. Nedense, okuduğum en ilginç masallar bu konuya dair. Fakat insan, her şeyi, ama her şeyi evvelce kendinden biliyor, tanıyor. Sanki bizde nasılsa, herkesin de öyle yaşayıp, yaşattığını sanıyor. Ne büyük yanılgı…

Amacım ruhunuza tuz ekip, içinizi bunaltmak değil elbet. Nedense içinde “ölüm” sözcüğü geçen cümleler hep böyle anlaşılıyor. “Ölüm, çok iri bir sözcük değil bayım,” diyor Didem Madak. “Korkmayınız!”

Şu âlemde tamam ettiğim otuz yıl boyunca ölümle pek yakinen rastlaştığımız çokça zaman olmuştur. Kıyısından dönüp gittiğim nice an ve çok, çok sevdiğim insanların gözümün önünde can vererek bu dünya kilisesinden öylece uçup gidişleri… Gidenlerin peşi sıra güzel denebilecek anmalarımız vardır, hepimiz biliriz bunu, çok olmuştur şahitliğimiz. Gidenin hatırası bizle beraber bir ömür yaşamaya devam eder. Büyük ağıtlar zamanla sessiz bir hüzne dönüşür, ama her halükarda, gidenin ruhu bizle bir aradadır hâlâ. Çerçeveler içre fotoğrafları başköşede durur da durur. Buruk, gülümser…

“Birisi zamanının sonuna gelip öldüğünde, bu dünyada onun adıyla anılmış gezintiler, arzular ve sözler de onunla birlikte ölürler mi?” diye sorar Eduardo Galeano.

Sahi, ölürler mi?

Yukarı Orinoco yerlilerinin ölüm mitolojisi enteresandır. Onların geleneğinde, ölen kişi ilk olarak adını kaybeder. Bir mezarı, mezar taşı yoktur bu yüzden. Ölen kişinin yeşil muz çorbasına ya da mısır şarabına karıştırılan küllerini içerler ve bu törenin ardından bir daha kimse aralarından ayrılıp giden kişinin adını anmaz. O, artık başka bedenlerde başka isimlerde gezer, arzular ve söyler.

Orinoco yerlilerine göre ölüm, yeni bir başlangıç. Tıpkı diğer pek çok inanışta olduğu gibi… Fakat arada büyük bir fark olduğu da açık… “Giden gitmiştir,” deniyor ve kalan, gidenin adıyla, anısıyla yaşamıyor. Bir tek tören ve sonra her şey bitiyor. Oysa bizler, ölümün yeni bir başlangıç olduğunu varsaymazdan evvel, onun bir geçiş anı olduğuna inanıyoruz. Bu geçiş, esasen uzun bir geçiş ve ölen kişi, bu geçiş sırasında bizleri görmeye, hissetmeye devam ediyor. Onu incitmek istemiyoruz hiçbirimiz, sevgiyle var ediyoruz adını, anısını.

Yunan ölüm tanrısı Hades, “Dur!” diye sesleniyor geçip giden ruhlardan bir tekine. “Dur sefil ruh! Soluk alıp verenlerin diyarından bana ne getirdin?” Ruh, kendinden ve önceki yaşamından bir şeyler sunuyor tanrıya. Bir küçük iyilik belki, uzak bir hatıra, bir kalp kırıklığı, bir neşe taneciği yahut affı olmayan, gizde kalmış bir günah… Tanrı, bu armağanı beğenir ve kabul ederse, “Haydi” diye söyleniyor, “Haydi gel sefil ruh! Şöyle, kayığıma doğru gel. Gel de götüreyim seni yeni yaşamına, başlangıcına…”

Hades, ölüler diyarının yer altında olduğunu söylüyor. Eski Türklerse göğün yedi kat üzerinde. Orinoco yerlileri böyle bir diyarın hiç var olmadığını düşünüyor, ölülerinin küllerini yeşil muz çorbasına serpiştirip afiyetle içiyor. Demem o ki herkes, ölümü bile kendince yaşayıp, kendi gönlünce yaşatıyor. Ve gerçekte gidenin akıbetini kimsecikler bilmiyor. Ta ki ölümle bizzat rastlaşana dek…

Gılgamış Destanı’nda şöyle yazar;

Ölüm ki hiç kimse görmemiştir onu,
ölüm ki yüzünü görmemiştir hiç kimse daha,
sesini duymamıştır hiç kimse…

Doğruya doğru…
Gerisi sadece masal, masal, masal…

, , , , , ,