Gerçek sen bizim neremizdesin?

Gerçek sen bizim neremizdesin?

Müge İplikçi
08 Ekim 2013

Saklambaç romanı, temasını ‘gerçek nedir?’ fikrinde odaklamış durumda. En azından yazarı olarak bunu söyleyebilirim rahatlıkla! Bunu yaparken iki  temel imgenin peşinden gittim. İlki geçmiş ve bu geçmişi şekillendiren resmi tarih ve bu tarihle oluşturulan tarih algımız; diğeri ise medya aracılığıyla oluşturulan algı. Kitap ikisinin de hakikati barındırmayan bir açmazın içinde olduğunu tartışmayı amaçlıyor okurla.

30’lı yıllarda köyü bombalanan bir çocuğun, büyüyüp torununa anlatamadıklarıyle karşı karşıyayız. ‘Dilsizliğin’ ve bununla gelebilecek belleksizliğin  yaşantıya dönüştüğü bir ortam bu. Çöl, alenen çöl. Bu öylesine bir dilsizlik ki bir türlü şimdiki zamanı yaratamıyor, hatta yaşanan anın içersinde kalamayışın da yansıması oluyor.

Torun Funda, dedesi Sami’ye göre daha şanslı görünüyor. En azından yaşadığı gerçekle yaşamı uğruna tehdit edilmiyor. Oysa dikkatli bakabilirsek ona sunulan gerçek de dedesine sunulan gerçek fikrine yakın. Gerçek’in dışında her şey var orada! Funda’yı da başka bir boyutta dilsiz bırakan hem geçmişsizlik hem de şimdiki zamansızlık! Alın size bir başka çöl daha.

Hal  böyleyken kültür ürünlerinden birine uzanıyor kitap. Bir eğlence programına. Haydi eller havaya programlarından birine.

Sanatın en önemli etkilerinden biri insan ruhunun derinlerinde gezinmesi ve bilinçaltımızın dehlizlerinde yüzleşilmemiş ayrıntıları, ummadığımız bir biçimde karşımıza çıkarması ya,  bu ürünlerin insana böyle bir farkındalık getirip getirmeyeceğini de sormak istiyor kitap. Bizden kaçan, saklandığımız, ötelediğimiz bir sürü küçük detayın bu türden programlar aracılığıyla bizlerle buluşması, uzun vadede içimizdeki şeytanı alt edebileceğimiz anlamına gelebilir mi diye.

Her ne kadar Funda, içindeki dehlizle böylesi bir ‘reality show’ aracılığıyla karşılaşsa da, bunu programın gerçekle kurduğu bağa değil, gerçekle kurmadığı-kuramadığı-kurmayı umursamadığı bağa borçlu. Her şey burada o kadar yalan ki, bir süre sonra kahramanımızın altındaki zemin tümden kayıp gidiyor ve tuhaf bir paradoksla dedesinin belleğine kurgulanan ‘yalan’la yüzleşebiliyor. Bu noktada dedesiyle artık aynı zeminde. Gerçek’in tümden ihlal edildiği zeminde, yani. Kısacası iyiden iyiye savruluyor Funda. Ama bu sayede de aradığı ‘gerçek’i bulmaya yakınlaşıyor.

Kanımca çağımızda gerçek’in tılsımına erebilmek için afallamamız gerekiyor. Aslında kaçmamız, reddetmemiz, geçmişe su katmamız ne kadar doğalsa gerçekle yüzleşirken afallamamız da o kadar doğal. Kitaptaki Funda’nın cesareti, yani afallayabilme iradesi biraz karakteri biraz da yaşıyla ilgili. Belki de çokça yaşıyla. Ve elbette dürüstlüğüyle. Kendisine karşı bu kadar dürüst bir kahramanım pek olmamıştı yakın zamanlarda… Dürüst ve savrulmalara açık cesarette biri o. Alenen ve koşulsuzca.

Başardı mı diye soracak olursanız, evet başardı. Artık saklanmayacak…

Ama onun olası tabiriyle “moruk” biri olarak, bu dediğimin, onun üstesinden geldiklerinin yanında ne önemi olabilir ki?

,