Emanet

Emanet

NESLİHAN ÖNDEROĞLU
Cin Atı - 26 Eylül 2017

Solda kızıl topraklı tepelerin, sağda zeytin ağaçlarının sıralandığı boş yoldan yürüdü. Sırtında beyaz bir çuvalla. Arkasına bastığı ayakkabılarının topukları asfalta vurdukça ritmik, tok bir ses çıkıyor, yaprakların rüzgârdaki hışırtısını ve elektrik direklerinin üstündeki kuşların cıvıltısını bastırıyor. Hoşlanmıyor bu sesten ama yapabileceği bir şey yok. İnsan kendi adımlarını susturamaz. Ayakkabıları eline alıp yürümeyi bile düşünüyor bir an ama asfalt sıcak.

Köyün ilk damları göründüğünde, yüksek sesle saymaya başlıyor: “Memet, Samet, İbrahim, Sırrı, Zülfiye, Rojin…”

Uzaktan bir köpeğin havlaması duyuluyor. Rojin’in küçüğünün adı neydi sahi? Kıvırcık saçlı, küçük, kara bir oğlan. Neydi adı?

Bulamıyor. Bütün köyü hatırlaması mümkün değil. Kaç yıl geçti? Çok hatırladıkları var, her gün aklında yeniden evirip çevirdikleri. Bir de arada bir uğrayanlar. Düşüncesine şöyle bir görünüp kaybolanlar. İşte, onların yüzleri gibi, isimleri de uçup gidiyor. Zaman onları da kuru bir yaprak gibi önüne katıp götürüyor.

Pencereleri kapalı bir evin önünde sarı kafalı bir kız oynuyor. Yere kiremitle bir şey çizmiş. Belli belirsiz, yuvarlak bir şekil. Elindeki taşları atıp, o yuvarlaklara sokmaya çalışıyor. Taşlardan biri uzağa, ona doğru yuvarlanıp ayaklarının dibinde duruyor.

Tanımak ister gibi kıza dikkatle bakıyor.

Kız, üzerine çevrilmiş iki yabancı gözle karşılaşınca irkiliyor. Olduğu yerde kımıldamadan ona bakıyor. İki eliyle, üstündeki kısalmış entarinin uçlarını ufalıyor.

El edip yanına çağırıyor onu. Korkarak, temkinli adımlarla geliyor kız. Ama çok da fazla yaklaşmıyor. Soran gözlerle tanımadığı bu ihtiyar yüze bakıyor.

“Buyur?”

“Burası Keşe Ahmet’in evi değil mi?”

“Cık,” deyip omuzlarını kaldırıyor kız. “O kim bilmiyorum. Bu ev bizim.”

“Siz kimsiniz peki? Babanın adı ne?”

Kız bakışlarını yere çeviriyor.

“Babam vuruldu,” diyor. “Anamın adı Nazdar.”

Sonra başka bir şey sormasına fırsat vermeden, eve koşuyor, demir kapıyı itip içeri giriyor. Arkasından kapının kilidinin yerine oturan sesi duyuluyor.

Çeşmeye kadar başka kimseye rastlamıyor. Çeşmenin önünde durup kasketini çıkarıyor, başını soğuk suyun altına sokuyor. Beyaz, kirli bir köpek yalağın serin gölgesine uzanmış, arada bir gözlerini açıp ona bakıyor. Tembel bir uykunun koynundayken uyandırılmaktan tedirgin olduğu belli.

Cebinden çıkardığı mendille saçlarının ıslağını alıp kasketini onun üstüne geçiriyor. Yine de boynuna, omuzlarına şıpır şıpır damlıyor su.

“Günün bu saatinde nerede bu insanlar?” Köpeğe bakarak söylüyor bunu. Sanki köpek dile gelip aradaki kayıp zamanın bütün hikâyesini anlatacak.

Sağda, zeytin ağaçlarının bittiği yerde, aşağıya alabildiğine uzanan bir düzlük var. Nehir. Uzak. Buğday tarlalarının kıvrımları, ötede sonu gelmez gibi görünen kızıl topraklı tepeler. Oraları iyi biliyor, bir tutam ot bitmez. Bitkin bir yeryüzü parçası.

Derler ki, ölüler de tıpkı mezarları gibi sessizdir. Ama onları duyuyor o. Durmadan konuşuyorlar. Bu kızıl tepelerden esen rüzgârla, nehrin bitmeyen gürültüsüyle, buğdayların yeniden yeniden olgunlaşmasıyla, bu çeşmenin hiç kopmayan bir ip gibi akışıyla seslerini duyuruyorlar ona.

Bir adam yukarı yoldan ona doğru geliyor. Çok genç. Yirmili yaşlarda. Yaklaşınca tanımak istermiş gibi bakıyor yaşlı adama. Neden sonra, “Recep Dede,” diyor, “sen misin?”

Adam genci tanımıyor. Sadece çenesinin altındaki irice bir et beni tanıdık.

“Ben Serdal,” diyor. “Tanımadın mı? Topal Keno’yla Zeval’ın oğlu.”

Adam daha da dikkatle inceliyor onu. “Nasıl tanıyayım oğlum, şunca bebeydin. Kaç yıl geçti.”

Serdal onun elini iki kere öpüp başına koyuyor.

“Bunca zaman sonra hangi rüzgâr attı seni buraya? Gel, bize gidelim dede,” diyor. “Otur dinlen, çay katsınlar, yemek ısıtsınlar.”

Adam, yerdeki beyaz çuvalı tekrar omuzuna atıyor.

“Zülfiyeler’in eve götür beni.”

“Zülfiye Neneler üç sene önce göçtü Dede. Zaten köyde kimse kalmadı. Ölen öldü, sağ kalanlar da kuş oldu dört yana dağıldı. Toplasan yirmi hane var yok… Zülfiye Nene’nin küçük torunu Nizar vardı, bildin mi?”

Yaşlı adam hatırlamıyor ama yine de başını sallıyor.

“İşte, o şimdi benim hanım,” diyor kızararak. “Ellerinden öper.”

Birlikte Serdal’ın evine doğru yürümeye başlıyorlar. Uzak değil. Az ötede eğri bir damın altında boz bir ev. Genç bir kadın, elindeki maşrapayla önce su serpip sonra kapının önünü süpürüyor. Toz yutmamak için tülbendinin ucunu ağzına bastırıyor.

Serdal sesleniyor: “Nizar, bak kimi getirdim!”

Kadın, doğrulup soran gözlerle bakıyor gelenlere. Süpürgeyi duvara yaslayıp iki eli belinde onları bekliyor. Ancak o zaman karnının şişliği ortaya çıkıyor. Gebe.

Nizar tanımıyor onu. Elini öpüp içeri buyur ediyor. İçerinin loş serinliğinde hemen bir ayran getiriyor önüne.

Serdal soruyor. Karısı, çocukları, torunları tek tek.

“Yengen sizlere ömür,” diyor iç çekerek. “Bir emaneti var. Buradan gitmeden Zülfiye’nin istediği bir çeyize başlamış. Kim bilir, belki de senin avrada yaptırıyordu Zülfiye. İki yastık kılıfıyla, bir karyola eteği. Biz göçünce yarım kalmıştı, sonradan bitirdi. Ben ölürsem, dedi, bunu mutlaka yerine ulaştır. Belki evlenmiş, çoktan çoluk çocuğa karışmıştır. Ama emanettir, üstümde vebali kalmasın.”

Serdal şaşırıyor. “Şimdi sen bunca yolu iki çaput parçasını teslim etmek için mi geldin Dede?”

Yaşlı adam omuzlarını silkmekle yetiniyor. Bir anlık bir sessizlik oluyor. Nizar’la Serdal aynı anda ayağa fırlıyor, birer bahane bulup usulca odadan çıkıyorlar. Onlar çıkınca, sırtını oturduğu sedirin minderine iyice yaslıyor. Tek elini başının altına sıkıştırıp, derin bir uykuya dalıyor.

, , , , , , , , ,