Dururken yiyen kentler

Kitap arkası fotoğraf: Murat Germen, "Muta-morphoz"

Dururken yiyen kentler

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 21 Mart 2015

Hayal kurmaktan ziyade, müdahale etmek isterdim. Koruyabilmek isterdim. Olmuyor ama, öyleyse uyarıyorum. Bir parçası olduğumuz kent, tırtıllı paletleri olmasa ve gözle görülür bir şekilde hareket etmese de, dişine göre bulduğu her şeyi, her yeri yiyor.

‘Kentsel dönüşüm’ başladığından beri, kendimi yakınlarını korumaktan aciz biri gibi hissediyorum. Yakınlarım, hayatımın çeşitli kısımlarına anlam katan, renklendiren sokaklar, binalar, hatta semtler. Onları olduğu gibi tutmak isteyen ve fena halde azınlıkta kalan insanlara karşı da kendimi suçlu hissediyorum.

Mesela, tarihi Sulukule’nin o tarih boyunca onunla birlikte olmuş, sonra şehir dışına sürülmüş halkı. “Ne haliniz varsa görün,” diye yaşayamayacakları yerlere yerleştirilmişler. Sonra Tarlabaşı’na geldiler ve sair azınlıklarla birlikte, oradan da sürüldüler. Eh, ne haliniz varsa görün! Oysa yerinden yurdundan edilmiş insan ne kadar kötü hisseder kendini!

Derken, geçen gün, bir arkadaşımla bu ‘dönüşüm’den söz ederken, bana neyi hatırlattığını da çözdüm. Neden ondan şikâyetçi olduğumu, bazen nefret ettiğimi anladım. Kentsel dönüşüm bir, “dururken yiyen” kentler olayıydı. Kentlerin altına paletler ya da tekerlekler konmamıştı. Yürümüyorlardı ama gene de kendilerine yiyecek şeyler buluyorlardı. Evet, kentlerimiz şu halleriyle Yürüyen Kentler‘in gölgesi kendi üstüne vurmuş sabit benzerleri…

Yürüyen Kentler, “Modern Çağın Jules Verne’i” yakıştırması yapılmış Philip Reeve’in yazdığı bir serinin, bir dörtlemenin ilk kitabı. Bu dörtleme çok uzak bir gelecekte, Mobillik Çağı denen bir dönemde geçiyor. Dünya, Altmış Dakika Savaşı denen mahvedici bir savaşla çorak bir araziye dönmüş, ulus diye bir şey kalmamış. Mobillik Karşıtları Birliği’nin toprakları hariç. Hareket edebilsinler diye tırtıllı paletler üzerine yerleştirilmiş Mobil Kentler ise, kaynaksızlıktan, birbirini yutmak için yollara düşmüşler, koskocaman çeneleri var. Ender yapılan ticaretin en kıymetli metaı ise, Eski-Tekno, yani Mobillik Çağı öncesinden kalma, hatta bazıları 21. yüzyıl yadigârı eşyalar.

Aslında herkes birbirinden korkuyor. Dişleri dökülmüş Londra, Büyük Av Alanı’nda serbestçe koşmaktan kaçınıyor, çünkü daha büyük ve güçlü kentler gözlerini bu eşsiz hazineye dikmiş. Londra da düşmandan kaçmış, dişine göre av bekleyerek pusuya yatmış.

Oysa şimdi işler daha kolay, düşman elinin altında. Kent, gözüne kestirdiği parçalarını yiyor. Bir semtin artık işe yaramayacağına mı karar verildi? Yok edilip yerine eski dokunun, karakteristiğin zerresini taşımayan anlamsız binalar dikiliyor. Bu kent hizmeti de, hikmet-i Hüda, hep değer taşıyan yerlerde yapılıyor. Avcılar’daki binaların, korumaya alınmayı hakedecek değerleri yok, ama Kadıköy-Bostancı hattında, sahil yolu ile Bağdat Caddesi’ne yakın olanların var. Öyleyse hücum! Sokaklara girişler kesiliyor, trafik var diye caddeden kaçanları her birinde üç inşaat aracı olan sokaklarda tatsız sürprizler bekliyor.

Birini çok yakınlarda, birini hayli önce gördüğüm iki film de buna işaret ediyor aslında. Tayfun Pirselimoğlu’nun filmi Pus, beni ilk izlediğimde basbayağı korkutmuştu. Önce şehrin sınırındaki o Araf gibi bile olmayan mahalleyi, Altınşehir’i, bir tasarımın parlak ürünü sandım. Tayfun’a sorunca, hayli arayıp buldukları bir yer olduğunu söyledi. Bana böyle bir yerde yaşamanın kâbustan farkı yok gibi geliyor. Ama Altınşehir sakinleri de, uzaklarda gördükleri gökdelenlerden korkuyorlar. Orası yabancı, farklı yaratıkların yeri ve onlara yaklaşıyorlar. Onları yerlerinden edecekler. Gökdelenler de, gerçek hayatta olduğu gibi, sahiden de yaklaşıyorlar.

Bu yıl Antalya’nın ön jürisinde, şu sırada gösterime girmiş Çekmeköy Underground‘u gördüm. Aysim Türkmen, kısa filmleriyle tanıdığımız bir sinemacı, Bu da onun ilk uzun metrajlı filmi. Türkmen, “sadece İstanbul’da değil bütün dünyada oluşan yeni kapitalist kent dinamikleriyle” ilgileniyor. Filmini, hem gösterimde, hem 34. İstanbul Film Festivali’nde yakalama şansımız olacak. Burası da, elbette, sahici bir mekân. Aynı zamanda, günden güne değişen bir yer. Aysim Türkmen, bu değişime senaryoyu yazdığı iki yıl boyunca tanık olmuş. Ama daha önce, Çekmeköy’den bir belgesel yapma projesi varmış.

İstanbul’da ikinci köprünün açılmasıyla gelişen Çekmeköy, Göktürk gibi ‘varoş’ (o, ‘çeper kent’ diyor), oluşumları ilgisini çekiyormuş. Altyazı dergisinin yaptığı söyleşide, “Yeni lüks semtlerde, gecekondu özelliklerini sürdüren mahallelerin yanında yer alan, jiletli tellerle çevrili siteler, hiç de korkulacak bir yanı olmayan yaşamlara karşı olağanüstü güvenlik önlemleri alarak site dışındaki ortamı kriminalize ediyorlar,” diyor. Derken, “… bir site duvarının üzerinde, ‘Çekin Lan Duvarı Teli, İnsan Gibi Yaşayın’” diyen bir yazıyla karşılaşmış. Yazıyı yazan ‘Küllü Harap’ hapisteymiş. Onun hikâyesini, Rashômon misali, farklı farklı anlatan gençler bir gece birden randevuya gelmeyivermişler.

“Senaryo yazımı süresince geçen iki yılda Çekmeköy’deki gecekondular apartmanlara dönüştü. Filmin görselliği açısından önemli olan mekânsal ayrımı yansıtma imkânı kalmadı.” Zaten hem Çekmeköy’de hem Göktürk’de vamış jilet telli lüks siteler. Ama sitelerdekilerin mahalleden haberleri yokmuş. “Halbuki sitede çalışanlar orada yaşıyor. Sadece çalışıyorlarsa sitelere girebiliyorlar. Bu kopukluğun Türkiye’de hızlı zenginleşen bir sürü kentin en çarpıcı hallerinden biri olduğunu düşünüyorum.”

İki film arasında farklar var tabii. Altınşehir, henüz gökdelenlerin ortasında değil. Bir de, oradaki gençler tamamen umutsuz ve çaresizken, Çekmeköy Underground’un gençleri hayallerine tutunmaya çalışıyor.

“Yürüyen Kentler” dörtlemesini okudunuz mu? Okudunuzsa eğer, “Hester olmak istiyorum,” demem yeter. Hayal kurmaktan ziyade, müdahale etmek isterdim. Koruyabilmek isterdim. Olmuyor ama, öyleyse uyarıyorum. Bir parçası olduğumuz kent, tırtıllı paletleri olmasa ve gözle görülür bir şekilde hareket etmese de, dişine göre bulduğu her şeyi, her yeri yiyor.

 

, , , , , , , , , , , , , , , , ,