Dinlemeyi Bilen Adam

Dinlemeyi Bilen Adam

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 21 Ocak 2017

Onu ne kadar çok düşünmüşüm, bizi terk edip gitmeden hemen önce! Çok sevdiğim kitabı, Uçuşan Etekler Bir Ağıt / Flying Skirts An Elegy’yi (Çev: Beril Eyüboğlu) bir daha okumuştum. Öyle içime işlemişti ki, alıntı yapma merakım pek olmasa da, başka bir yazının içinde, o küçücük, ama elden düşürülmeyen kitaptan birkaç alıntı yapmışım. Sonra da kitabı evin içinde kaybettim, dört bir yanda aradım durdum.

Kitapta, Baba John ile oğul Yves, sevgili varlıkları Beverly’yi, onun nasıl olduğunu, onsuz kendilerini nasıl yalnız hissettiklerini anlatıyorlar. John Berger adına, kırk yıllık sevgi dolu beraberliğin ardından çok zor kabul edilen bir ayrılık. Yves ise, Londra’da açacağı sergiyi annesi göremeyeceği için hayıflanıyor.

John Berger, tıpkı ilk kadın pilotlardan Amy Johnson gibi Beverly’de de aynı beklenti dolu duruş olduğundan söz ediyor: “Kâşifler… Başınızı tutuşunuz. Önünüzde duran bir şeye dikkatle bakarken aynı anda onun ötesine gözlerinizi dikişiniz.” Ama kâşifliğin ruhu da burada saklı zaten. Cesur, uçucu, kaçıcı, tertemiz bir ruhtur. Anlatmakla bitmez.

John Berger, bakmasını da, dinlemesini de iyi bilen bir insandır. Kitaplarının, yazarını da şaşırtacak kadar çok sattığı Türkiye’de biz onu Görme Biçimleri (Çev: Yurdanur Salman) ile tanımış olsak gerek. Ama ben kendisiyle ne zaman tanıştığımı hatırlıyorum. Şeker Ahmet Paşa devriydi. 1979 tarihli “Şeker Ahmet Paşa’nın Bir Resmi Üstüne“ başlıklı yazısında, “Resmi yeniden görmek için Beşiktaş’taki müzeye birkaç kez gittikten sonra anlamaya başladım resmin beni niçin ilgilendirdiğini,” demiş. Tamam işte, öyleyse “Ormanda Oduncu” ve İstanbul Resim ve Heykel Müzesi. Uzunca bir masada biraz uzağımda, sağıma doğru oturup bana bir şeyler anlattığını hatırlıyorum. Duruşu aklımda, ama ne anlattığını hatırlamıyorum, herhalde heyecandan. Tuhaftır, tenhaca bir masaydı, demek ki hatırladığım sadece bir an. Değerli bir anmış demek. Kısa bir süredir basındaydım, öyleyse şanslı da bir tanışmaymış. Murat Belge sayesindeydi galiba.

Cem İleri, John Berger’ın yazısına bir giriş yazarken, çok aşina olduğum bir durumdan da söz etmiş. “YKY’de Sanat Dünyamız dergisinin toplantılarına girmeye başladığım günlerden bugüne, Enis Batur’un başlattığı ve sonunun aşağı yukarı nereye varacağını hepimizin bildiği bir diyaloğun muhataplarından oldum defalarca. Yurtdışından birilerine yazı sipariş etsek, cümlesi hep aynı şekilde sürerdi, ‘mesela John Berger gibi birine?’ Hiç değişmezdi bu vurgu. Hepimizin aklına o meşhur Şeker Ahmet Paşa yazısı gelirdi.” Engin denecek bir YKY tecrübesine sahip biri sıfatıyla, Sanat Dünyamız toplantılarını da hatırlıyorum elbette.

Pek çok kitabını okumuşumdur John Berger’in. Ancak, ölümünü duyduğumdan beri evin içinde haldır haldır aradığım halde sadece altı tanesini bulabildim. Hepsi bir yana da, Uçuşan Etekler Bir Ağıt’ı bulamadığıma inanamıyorum. Bu düzyazı kılığındaki şiiri –Sennur Sezer, “Şiirsel bir Ağıt” demiş– yarı yarıya ezberlemiştim.

Gene Sezer, “Ben kitabı okurken gözyaşlarına ellerimle dokunmuş gibi hissettim kendimi,” diyor. Ne yazık ki, o bizi Berger’dan da önce terk edip gitti. Ve o da yalnızca özlenen bir anne, ”Bir eş değil, bir arkadaş, bir dost, bir yoldaş”tı.

Yves annesini, bulunamayacağı sergiyle birlikte düşünürken (Anne, Londra’daki ilk sergim yakında açılacak. Yanımda olmayışın bilsen nasıl koyuyor bana.); John için o, Beethoven’in bir Rondo’su. Beverly’nin “uçuculuğu, sevecenliği, direngenliği ve kalkık kaşı müzik olarak geri dönüyor”. İşte hayat da böyle bir şey. Çünkü ben bir Berger çevirmeni, editörü ve çok sayıda kitabının çıktığı yayınevinin sahibi olan arkadaşıma, “insanları korkutmayan bir John Berger yazısı” yazacağıma söz vermiştim ve o da bana aşağı yukarı, “Entelektüel bir yazı değil yani, öyle tek kaş havada? Ne güzel!” demişti. Gelin görün ki havadaki tek kaş, John için en sevdiği birinin de simgesi.

Sonuçta bendeki kitapları Hoşbeş (Çev: Aslı Biçen, Beril Eyüboğlu, Oğuz Tecimen), Kral: Bir Sokak Hikâyesi (Çev: Müge Gürsoy Sökmen), Leylak ve Bayrak (Çev: Taciser Belge, Murat Belge), A’dan X’e John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar (Çev: Aslı Biçen), Düğüne (Çev: Cevat Çapan), Duman (John Berger, Selçuk Demirel; Çev: Cevat Çapan), İstanbul’dan Gelen Telefon – Müzik Eşliğinde Bir Söyleşi (John Berger, Yücel Göktürk; Çev: Yasemin Akbaş, Yücel Göktürk). Hepsinin de yeri bende ayrıdır. Ama sanki A’dan X’e ile Düğüne’nin bambaşka bir köşesi var. Bir de, Kayıp Etekler’in…

Ama tek tek hepsinin hatıraları, ruha vurulmuş damgaları var. Leylak ve Bayrak’taki sansar mesela. Az önce derin derin incelediğim National Geographic seçkisindeki iki tilki bir kurt fotoğrafını hatırlattı bana. Bir de hayat dersi: “Sonsuzluktan önce ne yapacağız? Acele etmeyeceğiz.” Kral’da, varsıl ile yoksul arasındaki büyük uçurumu, tehlikelerle dolu bir çöplüğe sığınmış evsizlerin sıradanlaşmış maceraları ve bunları anlatan Köpek Kral’ın bir kadına, Vica’ya aşkının bir günlük hikâyesini okudum. Yücel’in soyleşisi olan kitaba bakıp, “Nick Cave’le akşam içmeye çıktıktan sonra, bir de bu, ha?” diye düşündüm. Olmadık yerde mesleki haset…

Hoşbeş’in bana başka bir sürprizi vardı: “Rosa’ya (Luxemburg) Armağan”. “Rosa! Seni çocukluğumdan beri tanıyorum. Karl Liebknecht’le birlikte, gelecekte Alman Komünist Partisi’ne dönüşecek oluşumu kurmanızdan birkaç ay sonra, 1919’un Ocak ayında seni döve döve öldürdüklerinde olduğun yaşın iki misli yaştayım.” Sık sık okuduğu bir sayfadan çıkar gelirmiş, başını geriye atarak gülümsermiş. Ben de tesadüf işte, bu yazıyı onların ölüm yıldönümünden iki gün önce mi ne okumuşum.

Gene de hepsini okuyamıyorsanız, derim, A’dan X’e (Aida’dan Xavier’e) ile Düğüne’den şaşmayın. İlkinin mektuplarla anlatılan hikâyesini italikli mektup aralarından (iki kere müebbete mahkum Xavier’nin notları) biri olan ve radyoda çalan Cassandra Wilson şarkısı özetliyor belki:

“Sadece seni görmek istiyorum
güneş batarken.
Bu kadar basit
güneş batarken seni görmek istiyorum,
başkaca bir şey yok.”

Düğüne ise, hayatın içinden ama gerçekçi olmaktan ziyade hayallere sırtını yaslamış bir hikâye. Nino, demiryolcu babası, annesi Zdena, sevgilisi Gino ve çarşıda adak takıları satan Kör Adam. Her tarafı ağrıyan Nino’nun babasına teneke bir adak sattıktan sonra, “Başka bir uğur takısı gerekiyordu,” diyor, “tenekeden değil de, seslerden yapılmış bir nazarlık. İşte öyle bir şey bu anlattıklarım. Alın, dua ederken yaktığınız mumun yanına koyun onu.”

Kısacası bana, her yerden sesleniyordun sanki. Sadece bakmasını değil, dinlemesini de bilen adamdın: “Çoğu kişinin düşündüğünün aksine, hikâye anlatmak icat etmekle başlamaz, dinlemekle başlar.” Demek ki, seslenme vaktini de bilirmişsin.

Berger, “Hikâye anlatıcılar,” derdi, “Ölümün Yazmanları”dır. Ben ise, arkasından yazılanların çoğunu okuduğum zaman, aslında önce “insan dinleyici”, sonra hikâye anlatıcı olan John Berger’ın da orada olduğunu, kendisi için allâme allâme yazılanları okuduğunu hayal ettim. Çünkü çoğu, kötü/yanlış okuyan ve düşünen insanlara yakışan şeylerdi. Bunları görmüş olsaydı, kendi okuyuşuyla farklı hikâyeler yazardı, zaten yazmış olduklarının üstüne.

Beverly’den sonra John da öldü. Ama ebediyen yaşayacaklar; çünkü onlarda kâşif duruşu, kâşif ruhu var. Cesur, uçucu, kaçıcı, tertemiz bir ruhtur. Anlatmakla bitmez. Öyleyse ileride hem yazdıklarını, hem de emsalsiz John Berger’ı hep hatırlayalım.

, , , , , ,