Değişim Kasırgasında Kitap Kalmak

Değişim Kasırgasında Kitap Kalmak

KUTLUKHAN KUTLU
Mürekkep Kuşu - 28 Eylül 2016

Kitabın devri geçiyor mu? Kütüphanelerimiz eski bir zamanın yadigârlarını barındıran antika sergilerine mi dönecek? Hatta, doğanın şartlarına boyun eğip, kavruk artıkların, toz zerrelerinin uçuştuğu boş raflar halini mi alacak?

Bir nevi kitapsever kıyameti bu imge. Ve gayet anlaşılır şekilde, ihtimali biz bile kitapseverleri fena halde tedirgin ediyor. Ne de olsa kitapların birer nesne olarak savunmasızlığını, kırılganlığını gayet iyi bilir, sıhhatlerinin üzerine titriyoruz. Nasıl anlatmıştı Umberto Eco bunu: “Kitap hassas bir mahlûktur, zamanla eskir, yıpranır, kemirgenlerden, doğa şartlarından ve hoyrat ellerden korkar. O yüzden kütüphaneci, kitapları yalnızca insandan değil, doğadan da korur ve tüm hayatını unutuluşun kuvvetleriyle savaşmaya adar.”

Eh, bu tedirginliğimizi bir nesne olarak kitaptan, bir fikir olarak kitaba –basılı ya da dijital– taşımak çok da büyük bir sıçrama olmasa gerek. Nitekim, tıpkı kitaplar gibi onların içeriğinin, yani “yazılı söz”ün de bekası nicedir tartışılıyor.

Eco’dan sonra belki tuhaf olacak, ama bundan neredeyse yirmi sene önce, Bruce Willis’in Beşinci Element vesilesiyle bulunduğu Cannes’da, filme gelen eleştirilere verdiği tepki epey yankı yaratmıştı mesela: “Burada kimse eleştirilere aldırmıyor,” demişti Willis. “Yazılı sözün hatırı sayılır kısmı, tıpkı dinozorlar gibi tarihe karışmış bulunuyor.”

O zamanlar henüz internet devrimi dünyayı tam olarak kasıp kavurmaya başlamamış, “yazılı söz” kendine çevrimiçi yeni bir yaşam alanı bulmamıştı. 90’ların algısında, yazının güya neslini tüketecek şey, sesli ve görüntülü iletişim kültürüydü. Sinema ve müzik yeni mitlerin yaratıcılığını külliyen üstlenmiş görünüyor, televizyon artık yarım asırlık tecrübesiyle kitlelerin fikrini ustalıkla yönlendiriyor, bilgisayar oyunları “başka dünyalara kapı açma” konusunda yeni neslin gözde aracı olmaya doğru gidiyordu. Tüm bu teknolojik gelişmelerin, yeniliklerin arasında yazı gibi “eski bir teknoloji”ye gerek var mıydı?

Willis’in ağzından dökülen sözcükler, yazıya, “daha iyisinin” gelmesiyle ortadan kalkacak bir teknoloji, idareten kullanılan, zahmetli, yetersiz ve eğreti bir iletişim aracı muamelesi eden bakış açısının yalın ifadesiydi aslında. “Sesli ve görüntülüsü varsa, yazılısını ne yapacaksın?” diye özetlenebilecek bir tavrın ürünü.

Oysa her kitapsever bilir ki, yazının “anlatılan”ın ötesinde de bir hayatı vardır; anlatımın kendisinde, tam da o yazılı sözün içinde yaşanan bir hayattır bu. Düşünen, hayal kuran okur için, bir sözcük pekâlâ bin resme bedel olabilir. Şiir, bunun pür ispatıdır.

Nihayetinde Bruce Willis, o çıkışı yaptıktan sonra “yazılı söz” ölmediğini defalarca kanıtladı: Öncelikle internet sayesinde, tahminlerin aksine birdenbire herkes daha çok yazılı sözle çevrelendi –üstelik sadece onların okuru değil, yazarı olarak da! Ayrıca kitaplar, özellikle de muazzam popülerliğe erişen seriler vesilesiyle yeni nesillerin iç dünyasında kendilerine özel yer edinmeye devam ettiler –mesela gençlere yönelik kurgu, popüler kültürün itici güçlerinden biri haline geldi.

Sonra bir ara, dinozorların ayak izlerinden gidecek olanın, kitap değil de basılı kitap olduğu söylenmeye başladı: Buna göre “yazılı söz” kalacak, “basılı söz” gidecekti… Ama mesela bu sene Amerika’da basılı kitapların satışlarında görülen artış, böylesine “bariz” görünen tahminleri bile yanlış çıkarabiliyor.

Peki o halde niçin bu tartışma daha sık yapılır oldu?

Mesele şu ki, etrafımızdaki hayat giderek daha büyük bir hızla değişiyor. Şu an, on yıl öncesinden bile farklı yaşıyoruz –on yıl önce bir buluşmada herkesin suratı akıllı telefonlarına gömülmüş olmuyordu! Kısa sürede “film” ve hatta “televizyon dizisi”, internet üzerinden, envai çeşit alette izlenir hale geldi. Ve evet, görsel kültür, interneti de ufak ufak ele geçirdi; hareketli gif’ler ve videolar yazılı sözün çevrimiçi rakipsizliğine son verdi.

Kitap, bu teknolojik kasırgada aslında hiç adım atmadı değil. En azından fiziksel sayfalardan sanal sayfalara, dijitale doğru bir “e-kitap” açılımı yaptı. Ancak bu durum, “yazılı söz”ün ne şekilde taşınabileceğini değiştirse de, bir iletişim biçimi olarak rolünün, dahası “popüler öykülerin asli anlatıcısı” konumunun etrafında dönen tartışmaları değiştirmedi.

Bugün televizyon dizileri sadece muazzam bir popülerliğe sahip olmakla, kalburüstü olanları dünyanın dört bir yanında iple çekilip hararetle tartışılmakla kalmıyor, aynı zamanda insanı niteleyen “öykü anlatıcılık” uğraşının da yeni gözde temsilcisi haline gelmiş durumda. Edebiyat âleminin yazarları bile dizilerin öykü anlatma kültürümüzdeki bu yeni ağırlığını teslim ediyor. (“Artık çok TV izliyorum,” diyor romancı Muhsid Hamid. “Ve meslektaşlarım arasında bile bu konuda yalnız değilim. Günümüzün romancılarına daha çok TV izlemeye mi, kitap okumaya mı vakit ayırdıklarını sorun ve en azından arada bir, söylenemez sanılan bir cevabı duymaya hazır olun.”)

İlk olarak kitap sayfalarında insanlarla buluşmuş birçok hikâye bile, nihayetinde televizyonda çok geniş kitlelere ulaşıyor şimdilerde. Bunun en dikkat çekici örneğini de tabii ki George R. R. Martin’in “Buz ve Ateşin Şarkısı” kitap serisinin uyarlaması Game of Thrones teşkil ediyor. Kitapseverlerin içini burkabilecek simgesel bir devir teslim bile yaşanıyor bu dizide: Eskiden kitap okurları en azından “hikâyeyi önce öğrenme” gibi bir ayrıcalığa sahipti, ama şu anda TV dizisi, kitaplardan öne geçmiş durumda. Yani “gerisini duymak” için yanıp tutuşuyorsanız, yeni kitabı değil, TV’deki yeni sezonu bekliyorsunuz –bu da hikâyenin lokomotifinin artık kitap değil, dizi olması anlamına geliyor!

Öte yandan, bu güzel bir gelişme olarak da görülebilir aslında. Çünkü kitapları, “sırf sahneye önce çıktığı için ilgiye değer” olma gibi bir konumdan kurtarıyor. Bundan böyle “Buz ve Ateşin Şarkısı” kitaplarını alanlar sırf “olayların devamını” öğrenmek için değil, doğrudan hikâyenin yaratıcısının elinden çıkmış yazının, anlatımın kendisini tercih ettikleri için okuyacaklar onları. Bir de tabii, o anlatımın okur önünde daha geniş dünyalar açabildiğini, daha derinlemesine bir “öte dünya” kurabildiğini bildikleri için. Anahtar kelimelerin giderek daha çok “hız” ve “önce” etrafında gruplandığı yeni yaşamımızda, yazının kendi özel nitelikleriyle, güçlü yanlarıyla sahasını koruma mücadelesinin önemli bir parçası olacak bu.

Belki ilk bakışta kitabın en büyük handikabı, bu teknolojik dönüşüm anaforunda pek de gidecek yerinin, dönüşebileceği biçimin bulunmaması gibi görünüyor… Nihayetinde bir filmin ya da bilgisayar oyununun nasıl görünebileceğini belirleyen teknolojiler sürekli değişirken yazılı söz ve kitap, zamanın içinde nispeten olduğu gibi kalıyor. Ancak bu durum kitabın sadece eskiliğini değil, bir bakıma yeniliğini de koruması anlamına geliyor – “anbean daha eski görünmemek” suretiyle! Nitekim on sene öncesinin filmleri ve oyunları bile yeni neslin gözüne fazlaca “eski” görünebilirken, kitapların sunduğu deneyim, cazibesini aşağı yukarı aynen koruyor. O halde belki de, “başka bir yere gidemiyor” olmasına dezavantaj değil avantaj, kitaba ise bu baş döndürücü yenilenme kasırgasının tam ortasında sükûnetle duran tecrübeli bir seyrüseferci olarak bakılabilir.

Belki de bu kasırganın içinde kaybolmamanın yolu, tam da gözünde durmaktır.

, , , , , ,