Daima Bekleyen Gözler

Daima Bekleyen Gözler

ECE İREM DİNÇ
Düş Kazanı - 30 Temmuz 2015

Kalbimin ucu,
kararmış tahta bir kaşık gibiydi bayım!..
Didem Madak

Kar helvası tadında, baştan ayağa beyaz, bembeyaz bir takım çekmiş üzerine delikanlı. Göğsünün tam orta yerinde gün sarısı parıltılar, kimine sarı kimine beyaz; kim nasıl, ne renk görmek isterse onu, tıpkı berrak bir su misali kendine bakanların hayallerine bürünüyor delikanlı. Akdeniz melezi; söylenenlere göre annesi Olympos’lu bir peri, babası ise İspanyol bir denizci. Yolu uzanmış ta Atina’ya; başında bin bir renkli serpuşu, adım adım dolaşıyor kıyılarda.

Derken Atina’nın uzak, ıssız bir dağına varıyor delikanlı. Duruyor, bakınıyor etrafına, tek bir insan evlâdı yok buralarda. Canı sıkılıyor bu duruma; iki laf edesi gelmiş oysa, bıkmış usanmış bir başına susup dolaşmaktan. Sesleniyor son bir umut; “Hey! Konuşmasını bilen biri yaşar mı bu yamaçta?”

“Yamaçtaaaa…” diye yanıt veriyor incecik, sağanak yağmur sesli bir peri kızı. Adı, Ekho. Şayet yoksa yanında yöresinde biri, konuşamıyor kızcağız bir başına. Ancak uzaktan, kendini göstermeden, söylenenlerin son kelimesini yahut son hecesini tekrarlayabiliyor.

Delikanlı heyecan içinde, kalbi kumrular gibi çırpınmakta… Demek ki varmış konuşacak birileri buralarda. “Yanıma gel!” diye bağırıyor. “Her kimsen, hemen yanıma gel…”

Ekho, şöyle bir uzanıp bakıyor. O an, onun da yüreği dalgalanıp derya misali coşmak, kendi havasından yükseklerde uçmak arzusuyla çarpıyor. Hani konuşabilse kendi kendine, bütün bir yeryüzü büyüklüğünde “aşk” diye yanıt verecek içindeki sese ya, konuşamıyor Ekho, olduğu yerde durup bekliyor ve hemen sonra, “Gel…” diye haykırarak gizlendiği mağaradan dışarı fırlayıp, ilk görüşte vurulduğu delikanlının yanında alıyor soluğu. Köpürmüş bir deniz gibi haykırdıkça haykırıyor Ekho; “Gel! Gel! Gel…” Öyle bir deniz ki, dalgaları aşk ve ümit dolu…

Delikanlı, apansız karşısında beliriveren bu peri kızına şöyle bir bakıyor ve ardından tek laf etmeksizin yürüyüp gidiyor yoluna. Zavallı Ekho; “Gel, Gel,” diye seslenmeye devam etse de, nafile, umduğu o kapı bir türlü açılmıyor. Tortop olup, hüzünle karışık bir öfkenin koynuna kıvrılıveriyor Ekho. Suretini gösterdiği için periliği elinden alınıyor, ama ne gam; mağarasına gerisingeri dönerken, çözülen diliyle yalnız ölümlülere has bir lanet savuruyor;

“Benim gözyaşımın her damlası, bir derya ahımın her kıvılcımı senin cehennemin olsun ey delikanlı! Dilerim sen de bir gün seversin ve asla kavuşamazsın…”

Naçar yürekli Ekho, aşk acısına dayanamıyor ve kısa süre içinde bir taşa dönüşüyor. Cismi gidiyor, sesi kalıyor.

Delikanlı mı? Yürüyüp gidiyor yoluna. Fakat masal bu, er ya da geç adalet yerini bulmalı. Ve günün birinde delikanlı duru, berrak bir pınar başına geliyor; uzanıp bakıyor sulara, aksini buluyor orada ve o an deli divane âşık oluyor yansımasına. Aşk kıvılcımı elden uzak oldukça ateşe dönüşür derler ya, delikanlı da uzanıp dokunmak istiyor sevdiğine. Oysa ne mümkün… Acılar içinde kıvranıp duruyor. Yüzü, adeta sarısabır taşına dönerken, içi kavrum kavrum kavruluyor. Nihayetinde bırakıveriyor kendini sulara.

Adı Narcissos olan delikanlının cesedi oracıkta, sarı-beyaz alacalı bir çiçeğe dönüşüyor. Nergis diyorlar bu çiçeğe. Kendine âşık çiçeğin ölümüne sebep olan suları, bir gözyaşı incisi olarak buluyor Olympos’lular. Merakla soruyorlar o vakit; “Bu gözyaşları, niçin?”

Gözyaşı incisi, bir süre sessiz kalıyor ve sonra şöyle diyor;

“Narcissos için ağlıyorum. Çünkü sularıma eğildiği zaman, gözlerinin derinliklerinde kendi güzelliğimin yansımasını görüyordum.”

İşte bu efsaneden dolayıdır ki, mesela, bugün yanından yürüyüp geçtiğim nergis çiçeklerinin sarı-beyaz kıvrımları arasında tüyden, hayali bir kalemle havaya nakşedilmiş olan hikâyeyi bir kez daha geçirdim içimden. Onun yaprakları için, “Daima bekleyen gözler,” demiş birileri. Doğrusu, benziyorlar bir parça. Etrafında sedef sedef, fildişinden kelebeklerin oynaştığı nergislere bakarken, bendeki beni gördüm bir an için. Delikanlıyla esvaplarımız, zamanlarımız, hikâyelerimiz ayrı idi; lakin o an, orada durmuş, beraberce yanı başımızdaki denize doğru bakarken gördüğümüz deniz de aynıydı, mavi de… Hemdil, hemsefer; yaklaşan aynı yazı bekliyorduk birbirimizden habersizce. Uzanıp, yapraklarına dokundum. Tarifsiz bir koku bulaştı ellerime. Şu hayatta en çok, ama en çok kendini sevebilenler; işte onların kokusu sinmişti artık tenime.

Sessiz, cılız bir selam gönderdim uzaklardaki Ekho’ya. Ve “Bak!” dedim, “Bak, kim var yanımda, burada?”

“Burada…” diye yanıt verdi güzel peri kızı.

Sesi buruk ve kıyısız gibiydi, yine de zindandan pervası olmayanların olağanüstü güzelliği içindeydi.

“Burada… Burada… Burada…”

, , , , , , , , , , , , , , , , ,
Share
Share