Çok sevmişti!

Çok sevmişti!

IRMAK ZİLELİ
Bozuk Saat - 15 Mayıs 2017

Geceydi ve ortalıkta kimsecikler yoktu. Birkaç kedi ve köpek dışında. Ha bir de bankta uyuklayan şu evsiz. Neden sonra az ötedeki parka doğru çekildiğimi hissettim. Bir anafor tarafından yutuluyormuşum gibi oldu. Yolculuğun sonunda bir köpekle göz gözeydik. Peki ben kimdim? Bazen, nabzına yerleştiğim kişiyi görme fırsatı olmadan kendimi onun bedeninde buluveririm. Yine öyle olmuştu. Hemen sonra içinde bulunduğum kişinin sesini duydum. Erkekti. “Hadi bakalım, uslu ol,” diyordu.

Köpek ağlamaklı bir ses çıkararak başını iki patisinin arasına koydu. Bir yandan da kuyruğunu sallıyordu. “Aferin sana,” dedi sahibi. Sakin görünmeye çalışıyordu, ama ben nabzını duyabiliyordum. Gecenin bir vakti bu ıssız parkta köpeğiyle yalnız olduğu için mi bu kadar hızlı çarpıyordu? “Bak Oscar,” dedi adam. Köpek adını duyar duymaz tekrar oturma pozisyonuna geçti. Gözleri parladı. Kuyruğu kamçı gibi sallandı. “Hayır, hayır!” dedi. “Sen burada kalacaksın, ben eve yalnız döneceğim, anlaştık mı? Arkamdan gelmek yok.” Sert görünmeye çalışıyordu, ama içinden, “Ben ne yapabilirim ki, olmuyor işte, olmadı, yapamadık,” dediğini işitmiştim.

Köpek kulaklarını indirdi. Yoksa o da mı duyuyordu sahibinin aklından geçenleri? Gözleri bir kabahat işlemiş gibi sönükleşti. Sahip tekrar konuştu: “Biliyorsun,” dedi, “bizimle kalmanı çok isterdik, ama böylesi senin için de daha iyi. Hem, buraya bir sürü hayvansever gelir, belki içlerinden biri seni evine bile alır.”

Ev kelimesini duyunca, köpeğin gözleri parladı yeniden. Ağzı açıldı, hızlı hızlı nefes almaya başladı. Sahibi, Oscar’ın önüne çömeldi. Hayvanın dili dışarı sarkmıştı. “Bak Oscar, sen iyi bir köpeksin, ama kimse senin yaşındaki bir köpeği almak istemedi…” Bir yandan başını okşuyor, bir yandan da içinde bulunduğu durumdan bir an önce kurtulmak istiyordu. O sırada köpeğin dışarı sarkmış dilinden salyaların aktığını gördüm. Adam bunu fark etmedi önce. Fark edince de…

“Hay allah! Pantolon! Of Oscar, of!” diyerek kalktı ayağa. Bir yandan da üstünü başını silkeliyordu. “Gördün mü yaptığını!” derken, köpek kulaklarını iyice geri yatırdı. İri bir hayvandı ama şimdi bir bebek gibi küçülmüştü. Adam, “Ben napayım artık sana Oscar! Evde de böyleydin, kadın haklı, haklı işte,” diye söylendi. Mendil çıkardı cebinden, “Bakma öyle!” dedi, “çok kızdırdın beni!”

Köpek kıpırdamadan duruyor, kaşlarının altından izliyordu sahibini.

Temizlik işi bitince “Hadi bakalım, ben gidiyorum Oscar,” dedi adam. Köpek daha da küçülttü kendini. “Arada geliriz seni görmeye,” dedi adam kendi de inanmayarak.

Sonra çabucak, kararlı bir şekilde döndü sırtını Oscar’a. Hızlı hızlı yürümeye başladı. Elinden gelen bir şey yoktu. Oğullarını kucaklarına almalarına şurda ne kalmıştı? Ah, az daha kaybedeceklerdi onu. “Köpek yüzünden,” demişti karısı, “onun yüzünden.” Doktor söylemiş bunu, “Köpekle bebek bir arada olmaz,” demiş. “Her yer tüy, görmüyor musun!” diye bağırmıştı karısı, “Doktor da söylüyor, anlamıyor musun, bu riski göze alamayız, ikinci kez olmaz, olmaz!” Karısı anlatmıştı bir bir doktorun dediklerini.

Neredeyse parkın kapısına gelmiştik. Durduk. Son bir kez görmek istiyordu onu, son bir bakış. Yavaşça döndü arkasını. Fakat Oscar bıraktığımız yerde değil, hemen dibimizdeydi. Gülüyordu. Bildiğin gülüyordu hayvan. Nasıl da kandırdım, der gibi. “Oscar! N’apıyorsun burda!” diye bağırdı adam. “Yürü!” dedi sonra, o da mı gülüyordu yoksa?

Hep birlikte başladığımız noktaya geri döndük. Bir şey arıyormuş gibi bakınıyordu adam. Nihayet az ötedeki elektrik direğine doğru çekiştirdi köpeği. Tasmayı önce direğe doladı, sonra Oscar’ın boynuna. “Beni buna mecbur bıraktın Oscar!” dedi ve başka hiçbir şey söylemeden döndü arkasını.

İnlemeleri geliyordu kulağımıza. Birkaç kez de havladığını duyduk. Hiç dönüp bakmadı adam. “Ben n’apayım, ben n’apayım,” diyordu, sanki varlığımdan haberdardı da dert yanıyordu. “Doktor bile olmaz dedikten sonra ne gelir elimden?”

Tamam, çok sevmişti Oscar’ı, sevmişlerdi yani, karısı da severdi, kaç sene bakmışlardı, çocukları gibi ilgilenmişlerdi onunla. Ama şimdi kendi bebekleri olacaktı. Evlat ile hayvan bir miydi ki? Hem burası zaten iyi bir parktı. Bir şeycik olmazdı, daha bile mutlu olacaktı belki. Eve tıkılıp kalması koca hayvanın!.. Küçük bir şey olsa neyseydi, koskoca Golden’dı yani. Hayvanlara da yazıktı aslında. Doğalarından koparıp tıkıyorlardı insanlar dört duvar arasına, kendi zevkleri için. Akşamları nasıl da heyecanlanırdı sokağa çıkacak diye. Sokak onların doğal ortamı sayılırdı, evden iyiydi en azından. Evet evet, iyi yapmıştı, zaten başka çaresi yoktu ki. Burası yeşillikti hem. Korunaklıydı da. Araba maraba geçmezdi. Yemek sıkıntısı da olmazdı. Ne kadar ömrü kalmıştı şurda? İnsanlar anne babalarını huzurevlerine yerleştirmiyorlar mıydı? Onun gibi bir şeydi bu da.

Oğlunu düşündü. Oğlunun gelişiyle geride bırakacaklardı hepsini. Sonra büyüyünce belki, yani aklı erdiğinde, sağlık sorunu da olmazsa inşallah, o zaman alırlardı eve bir hayvan. Kedi belki. Daha kolay olurdu bakımı. Ya da balık, su kaplumbağası falan. Hayvanla büyümeliydi çocuklar. Bütün pedagoglar bas bas bağırıyordu. Empati duygusunu geliştiriyordu hayvanla büyümek. Alırlardı ilerde. Oscar da güzel bir hatıra olarak kalacaktı tabii belleğinde. Ki zaten o burada daha mutlu olacaktı, bundan emindi. Emindi.

Eve vardı. Nabzı yavaşlamıştı artık. Zile bastı. O dakika ayrıldım adamdan. Karısını merak etmiyordum. Gizli geçitten geçip geri döndüm meydana. Nasıl uyuduğumu ben de bilmiyorum. Sabah, “Vah vah, ah yazık!..” sesleriyle geldim kendime.

Meydanda birkaç kadın, ellerinde mama torbaları, konuşuyorlardı aralarında. İçlerinden birinin “Nasıl olmuş ama nasıl?” dediğini duydum.

“Yağmur,” dedi öteki. “Elektrik kaçağı varmış, yağmur da yağınca, gitmiş hayvancağız, ah canım, gidivermiş oracıkta! Sabahleyin bekçiler bulmuş zavallıyı…”

, , , , , , ,