Bu yıl, öykülere kulak verelim

Bu yıl, öykülere kulak verelim

Mehmet Erkurt
31 Aralık 2014

2015 için dileğimiz, öykülere daha çok odaklanmak, kimliklere değil. İnsanların anlattıklarına bakmak, onlara atanmış sıfatlara değil. Öykülerin dile gelişindeki kişiye özgü titreşimleri duymak, ötekileştirici “etiketlerin” sağırlaştıran, yüzeysel namelerini değil…

Facebook’a iyi kızdık bugünlerde. Onun hazırlop süslemelerine inat, “Harika bir yıl falan değildi!” dedik. Yetmedi, birbirimize bağırıp çağırdık. “Vay sen ülke bu haldeyken nasıl…?!”

Gerçi Facebook’a kızmakta haklıydık; duraksız bir “harikalık” vurgusunu, hayatımızdan seçtiği bir fotoğrafla bize benimsetmeye kimsenin, hele de bir “mecranın” hiç hakkı yoktu. Ama birbirimize yüklenmek… şart mıydı?

Kendimizi, hissedilmesi gerekenlerin yetkili mercii zannetme kibrini ne zaman bir kenara bırakacağız acaba?

Muhtemelen, 2014’le birlikte değil.

*

Her şey gibi, yeni yılı kutlamayı da bir gerginlik haline getiriyoruz. 31 Aralık gecesi kimlerle olacağız? Nereye gideceğiz? Orada ne yapacağız? Çok eğlenecek miyiz? İlla ki müthiş zaman geçirecek miyiz? Bunu beceremezsek, yıl bundan nasıl etkilenecek? Yıl nasıl başlarsa öyle mi sürer? İlla ki…

Unutmasak aslında: Her şeyin anlamı, bizim ona yüklediğimizle sınırlı. Bu anlamı, ille de “uygulanagelen” formatlarla biçimlemek zorunda mıyız?

Mircae Eliade’ın “Dinler Tarihi” adlı kapsamlı çalışmasını büyük bir iştahla okumuş ve benim kütüphanemde de olmasını sağlamış bir dostum, bu özel güne yüklenen anlamları toplumlar nezdinde –özellikle de Sümerler’e vurgu yaparak– ele alan bu külliyattan öyle derinden etkinlenmiş ki, artık ona hiç kimsenin “yeni yıl” için bir format baskılaması mümkün değil.

Neden mi etkilenmiş? Öykülerden tabii ki. İnsanların, toplumların anlatı ve öykülerinden. Bu öykülerin zenginleştirdiği anlamlardan. Konuyu sadece insana indirgemeyen, yaşamı ve doğayı bir bütün olarak ele alan, parça parça yitirdiğimiz bakış açısından. Tüketim toplumunun “biricik” kıldığı yüzeyi kırıp, bir anlam zenginliği içerisinde kendi anlamını öyküleştirebilmenin özgürlüğünden.

*

Ahmet Büke’ye “Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi”ndeki öykülerin esas kaynağını, ne kadarının kendi hayatından ne kadarının kurmaca olduğunu sorduğumuzda, net bir cevabı olmadığını söylemişti. “Dinliyorum,” demişti, “çok dinliyorum.” Kendi öyküleri dinledikleriyle, gördükleriyle ve kurguladıklarıyla yepyeni bir bütün oluşturuyordu. Her öykü, pek çok öykünün toplamıydı.

2015 için dileğimiz, öykülere daha çok odaklanmak, kimliklere değil. İnsanların anlattıklarına bakmak, onlara atanmış sıfatlara değil. Öykülerin dile gelişindeki kişiye özgü titreşimleri duymak, ötekileştirici “etiketlerin” sağırlaştıran, yüzeysel namelerini değil…

Barışa duyduğumuz acil ihtiyaç, artık anlamışızdır, hiçbir zaman devletler, yöneticiler, büyük büyük yapılar tarafından karşılanmayacak. Onların misyonu var, sinsi olmaya mahkûmlar. Yönetmek, yönlendirmek, kaygıyla hareket etmek zorundalar… Biz, bir barış olasılığına inanıyorsak, onu ancak ve sadece kendimizden doğuracağız. Bunun için etkili bir adımsa, insanın ve yaşamla kurabildiği ilişkinin hakiki gerçekliğini ve değerlerini gerçek kaynağında, tam da bu anlatılarda bulmak.

2015’te bir gıdım daha özgürleşmek gibi bir hayalimiz varsa, herhangi bir milletin “resmi” tarih anlatıcılarının epik ve dışlayıcı nidalarını değil, insanın eliaçık öyküsüne sevdalı olmamızın zamanıdır. Başkasının bize anlattığı öyküyü bir parçamız haline getirip, o öyküyü yok ettiğimiz zaman bizden de bir şeylerin yok olacağını görebilmemizin zamanıdır.

Ve lütfen, başkasının öyküsünü anlatmaya kalkmadan önce, onun anlattıklarına kulak vereceğimiz yıl olsun 2015.

2015 ve sonrası…

 

, , , , , , ,