Bu işi yapacaksanız, okumayı sevmelisiniz

Bu işi yapacaksanız, okumayı sevmelisiniz

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 03 Ocak 2015

Sonuçta çeviri bir sorumluluk, bir onur işidir. Bir dille söylenmiş bir şeyi en doğru şekliyle başka bir dille söyleme sorumluluğudur. Bu işi yapacaksanız, okumayı sevmelisiniz; kitaplara, hele hele dile/dillere karşı özel bir ilginiz olmalı.

En azından elli yıldır çeviri yapıyorum. Çevirmediğim şey kalmamıştır: Kurmaca her türlü eser, çizgi roman, grafik roman, altyazı, hatta şiir. Bunların dışında da, ilk yıllarda tercüme bürolarında yaptığım, kurmaca olmayan her türlü iş. Derim ki, bir tek simültane çeviri benden ırak olsun.

Ama çevirilerim arasında “hayatı karartan çeviri” tanımına en layık olan kitap, Kutlukhan’la benim üçer buçuk yılımızı almış olan Hayali Yerler Sözlüğü’dür (Dictionary of Imaginary Places). Almamız da, tamamen benim kabahatimdir. YKY’den arkadaşım Aslı bana lokum gibi bir Oliver Sacks kitabı vermişti. “Şöyle challenging bir şey yok mu?” dedim. Allah bazen insanın gözünü karartıyor. Oysa Türkçe konuşurken araya İngilizce laf tokuşturanları da sevmem. Aslı, “Al sana challenging kitap!” diyerek, Alberto Manguel ile Gianni Guadalupi’nin meşhur Sözlük’ünü masanın üstüne vurdu.

Perişan olduk. O kadar çok liste yaptım ki, kaç tane olduğunu hatırlamıyorum bile. Muhtelif terimlerin Türkçe karşılıkları, editörümüz Selahattin Özpalabıyıklar’a sorulacak sorular, İngilizce dışındaki dillerde yazılmış isimler, yazar listeleri, elbette sözlüğün bütün maddelerinin Türkçe’ye çevrilip alfabetik sıraya konmuş halleri… Valla, 30’u geçmişti sanki. “Malum liste” diye de bir liste vardı ya, doğrusu ne olduğunu bile hatırlamıyorum. Hatta ben bu listeleri yaparken, Kutlukhan’la, “Keşke çeviriyi yapacak birini bulsak,” diye bile düşünmüştük.

Her neyse… Sonuçta, en fazla iftihar ettiğim çeviridir. Başlangıçta beni “Bu bizi aşar,” diye uyarıp haklı çıkan Kutlukhan da bu hisleri paylaşıyor olsa gerek –insanı uyarıp haklı çıkan kişilere gıcık olurum. Hele benden gençlerse…

Genç çevirmenler, çeviri yapmak isteyenler, bir türlü karar veremeyenler gelip fikir danışıyor sık sık. “Acaba çevirmen olsak mı?” diye soruyorlar. Bir de, evde çeviri yapıp hayatını kazanmak isteyenler var. Çeviri eşim Kutlukhan, daha önce de bu blogda sözünü ettiğim, biraz moral bozan ama yüzde yüz doğru bir yazı yazmıştı, ara ara hatırlatmakta yarar görürüm: “Evde Otursam, Çeviri Yapsam.”

Kutlukhan, pek çok konunun yanında, evde çalışmanın avantajlarından (aralarında “arzuya bağlı sessizlik ve “prezentabl olma’ zorunluluğuyla vedalaşmak” da var) ve ‘öcü’lerinden de söz etmişti. İnsanın yakasını bırakmayan “çalışmam gerek” duygusu gibi. Sonra genel sorunlar var; çevirilerdeki kalite farkı gibi. Kutlukhan, “Elinize çok sevdiğiniz bir yazarın Türkçe bir kitabını alıp otuz-kırk sayfada kendinizi devam etmekte zorlanır hale gelmiş bulduysanız, kötü bir çevirinin bir kitap üzerindeki yıkıcı etkilerine tanık olmuşsunuz demektir,” diyordu yazıda. Çeviri okurunu asıl mahveden de, “çeviri kokan” cümlelerdir.

Aynı yazıdan küçük bir alıntı daha: “Hani bir deyimi ya da kalıbı bilmemekten gelen komik hatalar vardır, dillere pelesenk olur ya… (Beni deli gibi sürüyorsun, burada kedi savuracak yer yok, tamamen sol taraftan geldi.) Ne var ki, bu kadar bariz olmayan hatalar da var; hatta okuyunca bile fark etmiyorsunuz. Onun için kaynak dili, ona ilişkin kültürü iyi bilmekte fayda var.” Aslında, daha kültüre gelmeden de dikkat edilecek şeyler var. Mesela Harry Potter çevirileri sırasında, İngilizce’si çoğul kullanılan ama Türkçe’si tekil olan kelimeleri tek tek tarayıp kontrol ederdik; glasses, stairs, pajamas gibi.

Sonuçta çeviri bir sorumluluk, bir onur işidir. Bir dille söylenmiş bir şeyi en doğru şekliyle başka bir dille söyleme sorumluluğudur. Bu işi yapacaksanız, okumayı sevmelisiniz; kitaplara, hele hele dile/dillere karşı özel bir ilginiz olmalı. Daha önce de söz etmiştim, ilk çevirimi 1963’te –ya da 1964’te– Arkın Yayınları’na yapmıştım: İnsan Vücudu. O çeviri için Pars Tuğlacı’nın “Tıp Sözlüğü”nü satır satır okumuşumdur herhalde. Editörüm Rekin Teksoy’du. İkincisi de, hatırlarsınız, İnkılâp’a çevirdiğim, ancak basılmayan şu Georgette Heyer kitabı… “Hakkından gelinmeyecek kitap” olmadığını, bu kitapla öğrenmiştim.

Hayatta yaptığım en zor üç çevirinin ikisini YKY’ye yaptım. İlki Gergedan dergisine çevirdiğim bir Bruno Schulz hikâyesi; ikincisi de bir J. D. Salinger kitabının yarısı olan Seymour: An Introduction –ve Kutlukhan Kutlu ile birlikte yaptığımız şu ünlü Hayali Yerler Sözlüğü işte.

Çeviri nankör iştir, derim hep. Bazen bir bakarsın, birisi çıkar, ya aynı kitabın farklı bir çevirisinde ya da başka bir kitapta, aynı kelime/deyiş için senden daha iyi bir karşılık bulur… Kimileri bilgisine/hafızasına güvenir, sözlüğe az bakar. Ben çok bakarım. Özellikle Harry Potter ya da Manguel gibi çevirilerde –aslında hepsinde– kendime glossary’ler, listeler yaparım. Şansımız varsa, işine düşkün, sorumluluk sahibi bir editöre düşeriz. Benim Harry Potter kitaplarında Ayça Sabuncuoğlu ve Betül Kadıoğlu’yla çalışmam gibi. Manguel’de de, Selahattin Özpalabıyıklar’la. Çevirmen için önemli şeyler arasında işine sevgiyle bağlı, yetkin bir editörün varlığı tartışılmaz.

Gelelim Harry Potter’a… Her şeyden önce, çok sıkışık bir takvimleri vardı. Kitapları daha baştan Ülkü Tamer’le ben paylaşmıştık. İlk kitabı Ülkü çevirdi. Ben daha onu okumadan bana ikinciyi teklif ettiler. Çok kısa süre önce Harry Potter and the Chamber of Secrets’i (Harry Potter ve Sırlar Odası) okumuştum. Kutlukhan’la da bana danışmanlık yapması için anlaşmıştım. Kitap yetişmeyince, sondaki üçte birlik kısmını o çevirdi; ardından, dizinin diğer kitaplarını da birlikte çevirdik. Üçüncü kitabı üstlenen Ülkü çeviriyi yetiştiremeyince, işi bize aktardılar. Ne kadar süremiz olduğunu sorunca, Aslı, “iki hafta” deyip ödümü kopardı. Üç haftada yaptık ve iki hafta kadar hasta dolaştık. Sonra da aynı tempoyla bütün kitapları çevirdik. Çok zor çevirilerdi. Kutlukhan’ın fantazya bilgisinin çok faydasını gördük. Rowling’in birçok kavramı, terimi, varlığı kafadan atarak değil de efsanelere, mitolojilere, kadim edebiyat ürünlerine dayandırarak “icat” etmesi, işe keyif kattığı gibi aynı işi zorlaştırıyordu da. Birçok yaratığın, varlığın, hatta eşyanın isimleri de öyledir. Köküne giderek bulmaya çalışmıştık. Ama çok eğlenceli anlar da vardı. Hagrid’le, Dobby’le olan maceralar gibi. Ben ikinci kitapta Kutlukhan’ın “kusu kusu gitti”sini okuyunca kopmuştum mesela.

Şunu da söyleyeyim: Her kuşak kendi çevirmenlerine gerek duyar. Çünkü dil artık eskisinden de büyük bir hızla değişiyor. Önceki kuşağa göre iyi olan bir çeviriyi daha genç okurlar anlamakta zorluk çekebilir. Bu da hem onlara, hem yazara haksızlık olur doğrusu.

Son olarak da, bir uyarı: Çeviriyle geçinmek zordur. İkinci bir iş gerekir. Benim gibi ikinci meslek olarak basını seçerseniz, tek tek geçindirmeyen iki mesleğin birlikte de geçindirmediğini görürsünüz. O yüzden… Bari yazar olun…

 

, , , , , , , , ,