Bu çeviri için tam 30 kilo verdi!

Bu çeviri için tam 30 kilo verdi!

KUTLUKHAN KUTLU
Mürekkep Kuşu - 24 Ağustos 2016

(Ya da Bir Performans Sanatı Olarak Çevirmenlik)

Evet, böyle bir gazete başlığı düşünün: “Bu Çeviri için Tam 30 Kilo Verdi!”

Ya da: “Bu çeviriye hazırlanırken, bir ay boyunca günde on beş saat taksi şöförlüğü yaptı!”

Komik geliyor, değil mi?

Elbette kimse yapacağı bir çeviri için bile bile otuz kilo filan vermedi –yani, umarım vermemiştir! Öte yandan, bir ay taksi şöförlüğünü yabana atmayın: Bir De Niro olmayabiliriz, ama kahramanı taksi şöförü olan bir kitap çevirecek olsak, eminim bizim de ucundan kıyısından işimize yarardı. Nihayetinde çevirmenlerin bir metni hakkıyla çekip çevirebilmek için zaman zaman yapmak zorunda kaldıkları şeyler, Marlon Brando, Robert De Niro, Dustin Hoffman ve Daniel Day Lewis gibi aktörlerin “metot oyunculuğu” hikâyelerinin yanında sönük kalmakla birlikte, bazen uzaktan uzağa onların hazırlıklarını andırabiliyor.

Örneğin, koyu bir dönem dokusu ya da “yerel renk” taşıyan metinleri çevirmek için, hikâyenin geçtiği zamana ya da mekâna hatırı sayılır bir aşinalık kazanmanız gerekebilir. Gün gelir –Böyle bir lüksünüz varsa!– bir çeviriyi kenara koyup, haftalarca, aylarca araştırma yaparsınız. (Neyse ki bizim malzememiz metin olduğundan “gidip yaşamak” yerine “oturup okumak” çoğu zaman işimizi görüyor.) Ne de olsa edebi çeviri işi, öncelikle bir “derin okuma” işidir; çevirdiği metnin iyi öğrencisi olmak çevirmen için hayatidir… Ve bu öğrencilik, bazen o metin için zayıf kalan donanımımızı bir şekilde tahkim etmeyi de gerektirir. Eh, taksi şöförünün dil dünyasına (ve mesleki jargonuna) aşinalık kazanmak adına, De Niro usülü hazırlık da –Böyle bir lüksünüz olsa!– faydalı olurdu muhtemelen.

Peşinen söyleyeyim, burada bir “metot çevirmenliği” manifestosuna girişecek değilim! Öte yandan, oyunculuk ve çevirmenlik arasında kurulan bir analoji bana hiç de garip gelmiyor.

Diyeceksiniz ki: Sinemanın görünen yüzleri oyuncularla edebiyatın görünmez parmakları çevirmenler arasında ne tür bir benzerlik olabilir? Birinin adı afişlerde koca koca yazıyor, siması dünyanın her yanındaki insanlara aşina geliyor; öbürününse, çevirdiği kitabın kapağına adını minicik yazdırabilmek için, bazen Herkül’ün 12 görevine rahmet okutması gerekiyor! Haklısınız. Ama ilginçtir, aslında çok da yeni bir benzetme değil bu. Üstelik, çeviri yaptıysanız ya da üzerine kafa yorduysanız, benzetmenin dayanaklarını hemen tahmin edebilirsiniz:

Her şeyden önce, başka birinin yazdığı metinle çalışıyorsunuz. Sözcükler, size ait değil. Yani “yaratıcılık”, her ne kadar iki iş için de vazgeçilmez bir özellik olsa da, ancak bir yere kadar mümkün.

Öte yandan, başkasına ait olan o sözcükleri “dile getirmek”, size düşüyor. Dolayısıyla onlara “hakkını vermek” ya da vermemek, onları etkileyici ya da sahici, kuru ya da suni göstermek tamamen sizin elinizde.

Bununla birlikte, çevirmenin metnin aktarımındaki rolü, oyuncuların ya da yönetmeninkinden epey farklıdır; bu aktarımı büyük ölçüde tek başlarına gerçekleştirdikleri için etkileri daha mutlak, üzerinde çalıştıkları metni başka bir ortama değil de yine kâğıda aktardıkları içinse daha az görünürdür. Robert Wechsler “Sahnesiz Performans” adlı incelemesinde tam da bu durumdan, madalyonun bu iki yüzünden bahseder: “Evet, edebi çeviri bir sanattır,” der. “Onu tuhaf bir sanat haline getiren şey ise, bir çevirmenin fiziksel olarak bir yazarla tamamen aynı işi yapmasıdır. Bir oyuncu bir oyun yazarıyla, bir dansçı bir kompozitörle ya da bir şarkıcı bir şarkı yazarıyla aynı işi yapsa, onların yaptıkları işe de kimse fazlaca ehemmiyet vermezdi. Çevirmenin sorunu, onun sahnesiz bir icracı olmasında, işi bittiğinde tıpatıp orijinaline benzeyen bir şey ortaya çıkarmasındadır.”

Zamanla farkına vardığım bir başka benzerlik ise, uzun süre oynanmış bir “rol”e geri dönme sürecinde.

Kült bilimkurgu-komplo dizisi The X-Files çok uzun bir aradan sonra televizyona dönerken, başrol oyuncuları David Duchovny ve Gillian Anderson onca zaman sonra eski bir role girmenin güçlüklerinden bahsetmişlerdi. “Yazım tarzını unuttum, o yazım tarzını nasıl konuşmaya çevireceğimi unuttum,” diyordu Anderson açık yüreklilikle. “İlk günler berbatımdır ben… Başta fazla takarım. Sonra o kadar takmamayı öğrenirim. Nasılsa yerine oturacaktır.”

Bana seri çevirisinden hayli tanıdık gelen bir süreç bu. Ne zaman bir “Harry Potter” çevirisine başlayacak olsak, benim için ilk bölümde hep bir şeyler yerine oturmuyor gibidir. Sözcükler yabancı gelir, cümleler yabancı gelir… Bir şeyler yerine oturmaz. Benden çıkan cümlelerin sesi, akışı benim bildiğim “Harry Potter” gibi gelmez bana. Sonra o metnin dünyasıyla buluşma noktanızı (ve bunun ortaya çıkardığı doğal sesi) yeniden keşfettikçe, her şey yerine oturur. Şimdi tam da “oyuncular tarafından oynanmak üzere yazılmış” yeni bir “Harry Potter” metninin çevirisini Sevin Okyay ile – rollere değil ama– bölümlere ayırmış, üzerinde çalışırken, bu paralellik tekrar aklıma geliyor.

Eh, mademki bu analoji oyununa girdik, hakkını verelim… Ve The X-Files’ın diğer yıldızı Duchovny’nin seneler önce konuk olduğu Actors Studio’da (ki, Actors Studio “metot oyunculuğunun” karargâhı gibi bir şeydir) James Lipton’a verdiği söyleşide bahsettiği bir “aydınlanma”yı ziyaret edelim: Üniversite eğitimi İngiliz Edebiyatı üzerine olan Duchovny o söyleşide, ilk başta oyunculuğun sadece “metindeki sözcükleri belli bir şekilde söylemek”ten ibaret olduğunu sandığını, sonralarıysa kendinizden hiçbir şey katmadan (ki, “kendi hakikatini” der Actors Studio buna) sadece sözcükleri söylemenin ne büyük bir hata olduğunu öğrendiğini anlatıyordu.

Aynı şeyi çeviri için de söyleyebilir miyiz?

Neden olmasın? Sonuçta bir çeviriyi öldürmenin (ya da ona hiç can verememenin!) garantili yollarından biri, ortaya çıkardığınız metne bir “ses”, bir doğallık kazandıramadan sadece “sözcükleri karşılamak”tan geçmiyor mu? Çevirinin “tekinsizlik vadisi”ne (yani insan gibi görünüp insan hissi vermeyen robotların diyarına) çıkan anayol budur herhalde. Aksi yönde ise, metnin besbelli başkası tarafından yaratılmış olmakla birlikte size hiç mi hiç yabancı gelmemesi, orada robotik karşılıklar ve ortalamalar değil de sizden bir şeyler bulunduğu hissi ve bunun sonucu olan sahiplik duygusu vardır.

Ancak tabii bu yol iki yönlü işliyor: Siz metne sızarken, metin de size sızıyor! En azından bir süre, çevirdiğiniz metinle yaşıyorsunuz ve o metnin dünyası, malumatıyla, endişeleriyle, özlemleriyle ve hatta sözleriyle, gündelik yaşamınıza da sirayet edebiliyor. Tamam, belki Oscar alırken “yıllardır hayli tuhaf bazı adamlarla birlikte yaşamak zorunda kalmış” karısına teşekkür eden müthiş metot oyuncusu Daniel Day Lewis’inki kadar ciddi bir durum değil bu, ama en azından yaptığınız işe bir “alışveriş” olarak bakmayı mümkün kılıyor. Kim bilir, çevirinin maddi açıdan pek tatmin edici bir meslek olmamasına rağmen, gördüğü ilginin bir ayağı, yukarıda sözünü ettiğim “sahiplik” duygusuysa, öbür ayağı da bu “seri aidiyet” duygusunun yaşattığı serüvenler silsilesidir belki…

Peki ya bizim gibi iki ya da daha çok kişinin yaptığı çevirilerde “rol paylaşma”? O konuda da oyunculuğa kıyısından köşesinden dokunan bir şeyler söylenebilir mi? Ona ne şüphe! Zaten bu analoji daha çok yol gider –ama müsaadenizle, arabayı teslim etmem lazım!

, , , , , , ,