Bir mesleğin, sanallığın dayanılmaz hafifliğiyle imtihanı

Bir mesleğin, sanallığın dayanılmaz hafifliğiyle imtihanı

Beste Bal
27 Şubat 2013

Bir yazıyı sonuna kadar okuyabilmek önce ilgi, alaka; eğer bunlar mevcut değilse sabır işidir. Bu yazı da dahil. Her dakika orada burada karşınıza çıkan haber metinleri hariç değil.

İşte verili durum bu iken, ben de o ‘tam anlamıyla’ okunmayan haberlere yapılan yorumlarla ilgilenen kişiyim.*  Ve bu yazıyı okumaya başlayan kişi, sonuna kadar okursun ya da okumazsın orası biraz bana, biraz sana, biraz zamana, biraz mekâna ve azar azar pek çok şeye bağlı olarak değişir; ama bu metinden yolunun geçtiğinin izi olarak bir yorum bırakıver olmaz mı? Hem ben de yabancılık çekmemiş olurum burada.

Gelelim çağımızın harikası mesleğime! Yorum editörlüğü dediğimiz mevzu en kurumsallaşmış haliyle gazetelerin internet sitelerinde kendisini gösteriyor. Gazete ile internet gazetesini ayıran en önemli özelliklerden birinin, okurun tepkisini bu denli yakalayabilmeyi sağlayan ‘yorum’ faktörü olduğunu düşünüyorum. Ama bunun da ötesinde her gün alıp okuduğunuz gazete ile internet gazetesi arasında ciddi bir fark var. Hatta aynı ismi taşıyan gazete ile onun internet versiyonu arasındaki açı daha da kayda değer. Gazetede –basılı olanda– bir ‘sizin için seçilmiş’ haberler dizisi karşınızda. Sayfanın alabilirliğine göre size bir gün öncesinden bilgiler veren, sonrasına dair analizlerde bulunan bir derleme. Ekonomi, dış politika, spor gibi kategorilere sığacak şekilde bir dağılım söz konusu haberlerde. Siz ilginizi çeken haberi bulmak için gazetede dolanıyorsunuz, aynı kategorideki haberlere istediğinize ulaşana kadar göz atmak durumundasınız. Amma velâkin internet gazetesi öyle mi! Hangi haberi okuyup okumayacağınız tamamen sizin elinizde. Şöyle ki aradığınız haberin içindeki anahtar sözcükleri girmeniz, aynı kategorideki diğer haberleri doğrudan elemenize ve istediğinize çok daha hızlı ulaşmanızı sağlıyor. Üstelik burada son dakika gelişmelerini bulmanız ve birilerinin sizin için derlediklerini değil de olan bitenin içinden kendi istediklerinizi almanız mümkün. Bir tık kadar uzağınızdaki bu dev hizmet, büyük bir kısmımızı, haberleri artık internet gazetesinden takip etmeye sevk ediyor.

Ediyor da işte her haberi sonuna kadar okusak, ohoo… 

…diyenlerin sayısı pek de az değil. Benim içinse ilgi alanımda olmayan haberleri elemek gibi bir lüks söz konusu değil. Yorumlarda dikkat ettiğimiz genel birkaç konu dışında –hakaret içermemeli, reklam içermemeli, nefret söylemi içermemeli, hiçbir toplumsal kesimi aşağılayıcı ifade kullanılmamalı örneğin– bir de yapılan yorumların haberle ne derece alakalı olduğunu kontrol etmeliyim. Dolayısıyla bütün haberi detaylı bir şekilde okumalıyım. Çünkü haberin içeriğinde olmayan bir bilgiyi ‘üreterek’ yorum yapanların sayısı hiç de az değil –özellikle de mevzu ‘suçlama’ olduğunda. Ya da asgari ücrete yapılan zam oranları haberine  ‘en büyük benim takımım’ yazılma ihtimali de söz konusu, oluyor böyle şeyler. Bunlar işin cilveleri. Asıl mesele her türlü haberin yorumlarına, gelen yorumların sayısının yoğunluğuna göre hızla geçiş yapma zorunluluğu. Yani Sneijder transferi haberindeyken Başbakan bir açıklama yapıyor onda bir yığılma koş koş koş, derken Sara Sierra cinayetinde şok gelişme, onu bırak Ece Erken’in tatil fotoğraflarından oluşan galeride bir yoğunluk var, ona bakın sonra da İstanbul’da yeni dönüşüm alanları belirlenmiş de ona bakars… Yoğunluk, böyle bir yoğunluk. Duyarlı olduğum konularda karşıma çıkan haberler kanımı dondurabilecekken artık sıradanlaşabiliyor, en fena yanı bu. Yani daha fenası da var aslında: Yorumlarla karşılaşma anı –en acısını sona sakladım.

Yazdıklarını uzaya göndermenin dayanılmaz hafifliğini yaşayan yorumcuların, zaman zaman içimdeki yaşama isteğini bile alıp götürmelerinin çok temel bir sebebi var: Her şeyin sanal olması. Yüzyüze yapılan konuşmalarda dile getiremeyeceği değerlendirmeleri internette dile getiren bir ‘nickname’den ibaret olmanın, hakaretin, nefret söyleminin, tacizin dibine vurma hakkı sağladığını düşünen; ardı arkası kesilmeyen toplumsal sorunlara dikkat çekmeye çalışan, tartışmayı seven ve bunu keyifle sürdüren, yaş dağılımı oldukça farklı yani hemen her telden çalan bir yorumcu kitlesiyle hergün monitörde karşılaşıyoruz. Elbette her yorum onaylanmıyor, ama hangisinin onaylanıp onaylanmayacağı da yorum editörünün dünya görüşüne bağlı olarak değişmiyor. Temel dert, mağdurun mağduriyetini kamçılamayacak, haberin sunumu nasıl olursa olsun suçu ispatlanana kadar herkesin suçsuz olduğunu göz önünde bulunduran ve bunu tartışmaya açmayan yorumları, insanların forum sayfalarındaki gibi birbirleriyle düzeyli bir şekilde tartışmalarını sağlayacak şekilde modere edebilmek.  Eğer benim gibi kafayı içinde yaşadığınız toplumla bozmuşsanız, işte size sokaktaki vatandaştan alacağınızdan çok daha samimi gündem değerlendirmeleri! Şimdilerde yarı zamanlı hale gelen sosyal bilimci kimliğimle, senelerdir teorize ededurduğum halk kitlelerinin, tartışmaya girdiğim kanlı canlı halleriyle bu sanal halleri arasındaki farkı görünce ciddi bir bunalıma girdim, girmedim değil. İçinde yaşadığım ‘toplam’la yüzleşmem ve kabullenmem zamanımı aldı. Bütün gün beni şok eden, gözlerimi dolduran, boğazımı düğümleyen yorumları yapanlardan biri otobüste yanımda oturan bu adam olabilir mi, peki ya karşımdaki kadın? Derken, zaman içerisinde aslında bir illüzyona inanıp inşa ettiklerimi yeniden sorgulamama da vesile oldular, içlerini döküp saçtıkları için kendimi şanslı hissetmeme de. Artık analiz yapıyorsam, bir bildiğim var da ondan yapıyorum!

Ofis arkadaşlığı başka

İşte tüm bu süreçlerde, mesele biraz da çalışma arkadaşlarında bitiyor. Ben o ilk zamanları atlatabildiysem, hakikaten beni rahatlatan ofis arkadaşlarımın bunda payı büyüktür. Eğer freelance çalışmıyorsa bir insan ya da kendi işinin keyfini sürmüyorsa, yaptığı işin niteliği önemli, eyvallah, ama iş arkadaşları pek mühim! Aksi halde gününün, haftanın, aynının, yılının, yani hayatının önemli bir bölümünü geçirdiğin ofis oldu mu sana cehennem? Olmaz olmaz, demeyin. Ofiste çalışmanın da kendi içinde zorlukları var elbet; biz de oldukça farklı işlerle ilgilenen bir oda dolusu editörüz.

Pek güzel bir motivasyon yöntemi ise tak kulaklığını, aç müziğini yöntemi. Henüz daha iyisini keşfedemedim.

Koca koca manşetlerin arasında kaybolan, en hayatın-içinden haberlerin tutkunu, içinde yaşadığı toplumla yüzleşmekten kaçınmayan, hatta bunun gerçekliğine inanan ve müziğin eşliğinden de keyif alan insanlar için mis gibi iş. Dedim oldu!

Kaçıranlar için son günlerin hayatın içinden, yaratıcılığınızdan kuşkuya düşürecek cinsten iki haber başlığı:

-Emekli öğretmenin rüyam çalındı inadı: Bir meşrubat firmasının reklam filminin kendi rüyası olduğunu söyleyerek mahkemeye başvuran Hasan Sancak, davayı kaybetti. Hâkimleri şikâyet eden Sancak, AİHM’ye gidecek.

-Öldürdüğü köpeğin ağzından tutanak!: Sigorta şirketinin maddi hasarını karşılaması için tuttuğu kaza tutanağında çarptığı köpek adına şunları yazdı: Ben köyün yolundan karşıdan karşıya geçerken dikkatsiz ve dalgın olduğumdan araba çarpmıştır. Kusur, suç benimdir.

* Ola ki içinizde ‘yorum editörü’ olmak için o zamana kadar ne yapmış olmak gerek, diye sorun olur. Bu işin bir standardı yok ama ben İstanbul Üniversitesi’nde Uluslar arası İlişkiler okudum mesela, sonra da Sosyal Politika alanında yüksek lisansa başladım örneğin. Misal yayınevlerinde redaktörlük yaptım, araştırma projelerinde saha çalışanı oldum. Kafede garson, mağazada satış danışmanı, açıköğretim dershanesinde öğretmen… Oldukça oldum ve de geldim bu editörlük işinde durdum.

Görsel: Design Modo

, , , , ,