Bir fuar yazısı: Sizin çatlağınız kaç cm?

Bir fuar yazısı: Sizin çatlağınız kaç cm?

Gülçin Kocabuğa
13 Kasım 2012

Bugünlerde edebiyat ve yayıncılık camiası tatlı bir telaş içinde. Ne de olsa aylardır ‘kitapsever’ ve ‘okursever’lerin dört gözle beklediği Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı için geri sayım çoktan başladı. İşin içinden ‘kitap’ geçer de, bizi es mi geçer? Geçmez…

Bu seneki, 31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nı dört gözle beklememizin en önemli nedeni, bu yılki temanın ‘çocuk ve gençlik edebiyatı’, sloganın da ‘Çocukluğum Yurdumdur’ olması. Bu cümle, bugünlerde çocukluk ve yurt kelimelerinin yanyana geldiği ve ‘güzel’ bir şeyler hissettirdiği nadir cümlelerden biri..

Çocukluğumuz gerçekten de dönüp dolaşıp vardığımız, varmak istediğimiz, özlediğimiz yer. Hatta hayatımızın geri kalanı boyunca anlattığımız hikayelerin en favori mekanı.

Edip Cansever’in ne de güzel dediği gibi, “gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.” Bazen asıl mesele de zaten orada başlıyor. Haydi yurdumuz neyse, onu ya sevip ya terk etmeye alıştık da, çocukluğumuz ne olacak?

Mesela 29 harften oluşan koskoca alfabemizin, oyunbozanlık yaparak iki “küçük” harflle temsil ettiği hayatlar; “B.Ç.”, “N.Ç.”, “Ö. C.”, “Z.K.”ler ne olacak?

“Islah” edilecekken, cinsel istismar ve işkenceyle sadece dört duvara arasına değil, karanlığa hapsedilen Pozantı’daki çocukların yurdu neresi olacak? Aç, susuz ve adsız çocuk mahkumlar, “ben çocukken” diye başlayan hangi hikayeyi, hangi dilde anlatacaklar?

Bir sabah okul girişinde, “Merhaba ben Hatip, İmam Hatip…” diye karşılanan Alevi ailelerin çocukları veya “beslenme çantasından mama çıkan” 4+4+4 mağduru çocuklar, yurtlarını her sabah kana kana içtikleri “andımız”daki gibi özlerinden daha çok sevecekler mi?

Yalnızca şiddete maruz kaldıklarında adları duyulan çocuk gelinler, dünyada çocuk gelin vakalarının en çok yaşandığı 2. ülke unvanına sahip yurdumuza “dönüş” esnasında, gelinciklerle mi karşılanacaklar, yoksa sadece onun kan kırmızı rengiyle mi?

İşte aklımıza böyle uzun uzun sorular, acı acı cevaplar geliyor. Ama en tehlikelisi de, “Ne olacak bu çocukların hali?” sorusunun, bazen olmadık insanların aklına gelmesi. Mesela geçtiğimiz günlerde bir emniyet müdürü, sokaklarda yaşadığını tespit ettiği 88 balici çocuğun, ‘sosyal hayatta doğru yerlerde bulunmasına dair çalışması’nı açıkladı: “Uzun soluklu bir futbol turnuvası düzenleyeceğiz.”(!) İnsanın içinden, “Dünyanın bütün çocukları, futbol oynayın!” diye haykırmak gelmiyor değil, ama gelin haykırma hakkımızı başka bir konuya saklayalım…

Canımız ciğerimiz, büyük yazarımız Hasan Ali Toptaş, “Çocuklukta bir şey yaşıyorsunuz; ruhunuzda bir çatlak oluşuyor; artık dünyayı o çatlağın aralığından seyrediyorsunuz,” derken, ‘yurdumuz’a dair güzel bir saptama yapmıyor mu? Hepimiz bu cümleyi okurken; “Acaba benim çatlağım kaç santim?” diye sormuyor muyuz!

Her yurt, her çocuk için özlenen, sevilen, güzel anıları barındıran bir yer olmayabilir. Ama neyse ki, çocukların severek okudukları kitapları kendilerine yeni bir yurt edinebileceklerini ve bu yurdun adının bazen ‘Narnia’, bazen ‘İmpkaralya’, bazen de ‘Asteroit B 612’ olabileceğini biliyoruz. Biliyoruz, çünkü yurdumuzda ruhunda çatlak oluşmayan hemen hemen hiçbir çocuk yok…

Ancak yine de bu yazıyı, “Neyse ki kitaplar var” diye bitiremeyeceğim. Aksine şöyle bitecek; “Tüm bu yaşanılmamış, yaşatılmamış, gasp edilmiş çocukluklar, bu ülkenin üzerine çökecek, hem de simsiyah bir gökyüzü olarak ve hiçbir yere gitmeyecek. Ta ki onlar maviye dönene kadar…”

, , , , , ,