Bir çocuk, iki bomba

Bir çocuk, iki bomba

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 06 Ağustos 2016

Garip Akımı’nın şairleriyle yaşıtmış gibi hissederim kendimi. Aslında annemle yaşıtlardı, ama şiirlerini o kadar küçük yaşlarda okumuştum ki, bana arkadaşımmış gibi geliyorlardı. Hatta bir kısmını ezberlemiştim, kimi şiirleri yaşıma göre biraz büyük işi sayılsa da…

Bunlardan biri de Melih Cevdet Anday’ın “Hiroşima” şiiriydi:

Büyükbabam, babam, ben

Küçük oğlan, kız, damat…

Gelişimiz teker tekerdi

Gidişimiz cümbür cemaat.

Komik bulmuş olmalıyım. Hele “cümbür cemaat”i. Ben üç yaşındayken atılan bu bombayı duymuş olsam da, durumu kavrayamıyordum. Aslında İkinci Dünya Savaşı hakkında bütün bildiğim de, hayal meyal hatırladığım bir iki şeydi: karartmada kullanılan siyah storlar, damgalara boğulmuş nüfus kâğıtları, heyecan içinde dinlenen haberler.

Ancak yıllarla birlikte o “cümbür cemaat” gidişin dehşetini kavrayabildim. Tam 71 yıl önce, A.B.D., Birleşik Krallık’ın da desteği ve onayıyla, kayıtsız şartsız teslim olmayı reddeden Japonya’nın Hiroşima şehrine atom bombası atmıştı. 9 Ağustos’ta da bu sefer Nagazaki atom bombasına hedef oldu. Hiroşima’da 20 bin asker ile 70-146 bin sivil; Nagazaki’de 39-80 bin sivil öldü. Bomba ile ölmeyip daha sonra etkilerinden ölenleri de unutmayalım. Bunun dışında başka hiçbir savaşta nükleer bomba kullanılmamıştı, bir daha da kullanılmadı. Ama Amerikalılar kendi yarattıkları kâbusun esiri olup ağır bir yabancı korkusuna kapıldılar.

Bu ksenofobi sonucu ortaya o meşhur B sınıfı fantazya ve bilimkurgu filmleri çıktı ki, üstlerinde durmaya değmez. Ama meselâ, yaşı tutan herkesi etkilemiş bir film, Alain Resnais’nin ilk filmi Hiroshima mon amour / Hiroşima Sevgilim, onu açık fikirle izleyen herkesi etkilemiştir. Savaş sonrası Hiroşima’da bir Fransız aktris (2012’de Amour/Aşk ile Oscar adayı olan Emmanuelle Riva) ve bir Japon mimarın (Eiji Okada) kısa, yoğun ilişkilerine odaklanan film, Marguerite Duras imzalı senaryosunun da katkısıyla, cidden çok etkileyiciydi.

Ama bir film daha var ki, Pasifik’te savaşın bitmek üzere olduğu dönemi bence akıldan çıkmaz bir şekilde canlandırır. Doğrusu, Steven Spielberg’i çok sevmekle birlikte, J.G.Ballard’ın aynı yıllarda başından geçenleri yansıtan kitabından uyarladığı Empire of the Sun / Güneş İmparatorluğu’nda bu kadar başarılı olacağını sanmazdım. Demek Ballard’ı daha çok seviyormuşum. Gerçekliği aşan sihir, ailesini arayan çocuk ve masumiyetin kaybı dahil, yönetmenin pek çok imzası var bu filmde. Filmde olanların yarısının Ballard’ın kafasında meydana geldiğini düşünmesinin belki de Güneş İmparatorluğu’na hayrı dokunmuştur, bilemiyorum.

Pearl Harbor öncesi Şanghay’da ayrıcalık sahibi bir İngiliz ailesinin uçaklara âşık küçük oğlu Jim Graham (Christian Bale), 1941’de rüyasında Tanrı’nın tenis oynadığını görür. Bundan dört yıl ve belki de dört ömür sonra da, açlıktan ölmek üzere, bitap düşmüş bir savaş esiri olarak atom bombasının pırıl pırıl ışığını izler ve Tanrı fotoğraf çekiyor diye düşünür. Aradaki dört yılda ise onun ailesinden uzak düşmesini ve hayatta kalmaya çalışmasını izleriz. Japon istilasında onları kaybeder, çünkü tepeden geçen uçaklara bakmış ve sonra da düşürdüğü oyuncak uçağını almak için eğilmiştir. Bir anda annesinden koptuğunu fark eder.

Steven, Spielberg Tom Stoppard’ın uyarladığı çok çarpıcı bir hikâye anlatıyor. Özgün bir dile ve yüksek görsel ifade gücüne sahip, bazı bölümlerinde yok denecek kadar az diyaloğu olan, iyi oynanmış bir film. Bu filmin adını duyunca çoğunun gözünün önüne kendinden başkasını düşünmeyen, acımasız, üç kâğıtçı Amerikalı Basie gelir. İyi oynamaya karar verdiği zaman gerçekten emsalsiz olabilen John Malkovich’in en iyi performanslarından biri. Ancak filmde onu da gölgede bırakan biri var: Neredeyse her an perdede olan ve Jim’in 9 yaşıyla 13 yaş arasındaki halini oynayan Christian Bale. Ailesini kaybettiğini anladığı, yapayalnız kaldığı andan itibaren oyunuyla filmi bambaşka bir düzleme taşıyor.

Bu harikulade Ballard/Spielberg filmi, hatta aslında özgün kitap da, takdirle karşılanmamıştı. Ama sonra ikisi de başlangıçtaki başarısızlıklarını telafi ettiler. Zaten yazar da kitabı seviyor. Bir söyleşide “Filmi sevdim,” demiş. “Bence çok etkileyici bir iş. Birkaç yılda bir görürüm… Yıllarla birlikte sanki daha zenginleşir ve daha ilginç bir hal alır. Onu kitabımın filmi olarak değil, kendi başına bir film olarak değerlendiriyorum.”

, , , , , , , , ,