Bir balık uğruna…

Bir balık uğruna…

Laurelin
16 Ocak 2013

Birileri gürültüden şikâyet ediyor, birileri kalabalıktan. Birileri uzun zamandır tatile çıkamadığından yakınıyor, bir başkası doğayı özlemiş; şöyle ağaçların altında kısa bir yürüyüş için neler vermezmiş. Uzun zamandır denize giremedim, spor yapmaya gidemedim, yağmur yağdı, trafik yoğundu, iş vardı, zaman yoktu, hastaydım, çok sıcaktı, çok soğuktu, para yoktu, dışarı çıkamadım, eve tıkılıp kaldım. Şikâyetler, şikâyetler, şikâyetler…

Nerden mi girdim bu konuya? Klasik bir hafta sonu trajedisi… Ailecek yapılacak bir gezi, iki damla yağmura sel muamelesi yapan şehrin trafiğince sabote edildi. Bizimkiler içeride, “Bir hafta sonumuz vardı, o da başka bahara kaldı” isimli eski bir şarkıyı söylemekte. Annem, nakaratlara eşlik etmediğim için fena halde içerlemekte… Neymiş; zaten asosyalmişim. Dışarı çıkmadığımız için sevinmişim. Ne de olsa gencim. Kanım kaynıyor. En büyük tutkum; gezip tozmak olmalı sanırım. Sanki her istediğim yere gönderecekler de… Benimki koşullara ayak uydurmak değil de nedir? Dört duvar arasında neden sıkılmadığım, onlar için muamma. O dört duvar arasına neler sığdığını bir bilseler… Her neyse… Vakit, yeni ufuklara yelken açma vakti.

Size balık tutmanın en büyük maceralardan biri olduğunu söylersem, şaşırır mısınız? Öyleyse şunu dinleyin; uzun zamandır etrafta dolaşan bir rivayet var. Cücelerin en büyük şehri (Kendilerine göreyse en muazzam şaheserleri, böbürlenmeyi pek severler.) olduğu iddia edilen Ironforge’un ıssız ve tekinsiz tünellerinde, kocaman bir göl varmış. Bu gölde “Demirçene” isminde, canavar bir balık yaşarmış. Yaşlı balığa yem olanların haddi hesabı yok. Çoğu da benim gibi av tutkusuyla yanıp tutuşan maceraperestler. Ama sanmayın ki oraya iyilik için gidiyorum. Cücelerle tek ilişkim, savaş naraları atarak birbirimize doğru koşmak olabilir. Ben sadece “Demirçene’nin Katili” unvanının peşindeyim.

Anlayacağınız, macera balık yakalamaktan ibaret değil. Hele ki şehrin konumu düşünülürse, asıl mesele içeri girmekte. Dun Morogh’un sarp kayalıkları içine oyulmuş, (o dağları, cücelerin inadından başka bir şey delemezdi zaten) sahip olduğu tek giriş muhafızlarca korunan Ironforge beni bekliyor.

Şehrin kapısına kadar, sadık dostum Violet’in kanatları üstünde uçuyorum. Dışarıda kanınızı donduracak cinsten bir soğuk… Etraf oldukça sessiz ama buna aldanmamak gerek, muhafızlar çok uzakta değildir. Görünmezlik yeteneğimin yardımıyla, gölgelere gizlenerek, yavaşça içeri doğru süzülüyorum. Belki de yutuluyorum desem daha doğru olur. Zira şehrin kapısı, kocaman bir yaratığın ağzı gibi ürkütücü…

İlk köşeyi döndüğümde, bir muhafızın bulunduğum yöne doğru geldiğini görüyorum. Geri çekilip bekliyorum. Bu işi sessizce bitirmeliyim. Muhafız aniden durup, dikkatle etrafına bakınıyor. Kokumu mu aldı ne? Bir eli baltasına gidiyor ama henüz beni fark etmedi. Daha yavaş adımlarla yaklaşmaya devam edip, yanımdan geçiyor. Bu bir devriye muhafızı, birazdan geri döndüğünde bu kadar şanslı olmayabilirim. O yüzden arkasından usulca yaklaşıp, ilk darbeyi indiriyorum. Ancak bir cüceyi devirmek kolay iş değil. Hele ki bir muhafızı devirmek, on kat zor. Eh! Benim gibi eğitimli bir suikastçı için ne kadar zor olacaksa tabii. Çok geçmeden düşmanım da bunu anlıyor.

Cücelerin hakkını yemeyeyim; Ironforge düşündüğümden de heybetli. Devasa sütunlarla desteklenmiş tavan, yıldızsız bir gökyüzü gibi… Evlerin pencerelerinden süzülen loş ışık, şehre büyülü bir hava katıyor. Uzaktan gelen, örste çınlayan çekiç sesleri, “burası bir cüce şehridir,” diyor. Birkaç çocuk, şarkı söyleyerek etrafta koşturuyor. Satıcı bir kadın, ekmeklerinin ne kadar taze olduğunu duyurmakla meşgul… Çok kan dökmüş, acımasız bir katil olabilirim ama sivillere ve çocuklara asla dokunmadım.

Şehrin büyüklüğünün avantaj olabileceğini düşünmemiştim. Muhafızlara yaklaşmak zorunda kalmadan epey ilerliyorum. Daha önce içeri girip bozguna uğramış zavallı bir dostumun anlattığına göre, tünel tam kuzeyde. Giriş kapısı güneyde olduğuna göre, dümdüz ilerlemeliyim.

Yolumun üzerinde iki savaşçıya denk geliyorum. Görünmeden yanlarından geçip gitmeyi planlarken, varlığımı fark ediyorlar. Büyücü olan pek yetenekli olmasa gerek, ben yanına yaklaşana dek işe yarar bir hamlede bulunamıyor. Zaten yaklaştığımda da, zavallının hiçbir şansı kalmıyor. Işıldayan kılıcı ve ejderha derisinden yapılmış zırhıyla saldırıya geçen diğer savaşçı belli ki deneyimli. Güçlü darbelerini savuşturmakta epey zorlanıyorum. Ancak hareketleri benim yanımda hantal kalıyor. Güçlü zırhını safdışı bırakmak zor olabilir, ama onun indirdiği tek darbeye karşılık, aldığı birkaç darbe neticesinde yenilgisi kaçınılmaz oluyor.

Hemen olmasa da, birileri mutlaka bu durumu fark edecek. Belki de fark ettiler bile. Etrafta bir koşuşturma var. Birilerinin konuştuğunu duyuyorum ama cüce dilini bir türlü öğrenemedim. Sadık dostum gölgelere geri dönüyorum.

Tünelin girişi tam karşımda… Ne bir işaret var ne de herhangi bir canlı… Korkmadığımı söyleyemem. Yine de içeri giriyorum. Karanlık ve soğuk… Damlayan suların sesi boşlukta yankılanıyor. Küçük bir parıltı… Bir yakamoz… Karşımdaki su birikintisi, bir gölden çok kuyuya benziyor. Dünyanın merkezine kadar inen bir karadelik.

Büyülerle güçlendirilmiş (sazan tutmayacağız nihayetinde) oltamı ve yemleri hazırlayıp, sallıyorum. Gerisi biraz sabır ve bilek işi… Adı üstünde; “Bu balık tutmak…”

Haydi, bana rastgele!

,