Bir avuç saman tozu

Fotoğraf: Chad Powell

Bir avuç saman tozu

ECE İREM DİNÇ
Düş Kazanı - 10 Kasım 2016

Mavi, biraz daha mavi…
-Ümit Yaşar Oğuzcan-

Derler ki Tanrı, dünyayı ilk olarak yaratmak istediği zaman, gökyüzünde bir süre gezinmiş durmuş. İşte, gökyüzünde sırlı bir cadde misali ışıyan o güzelim Samanyolu, Tanrı’nın o zamanki ayak izlerinden başka bir şey değilmiş. Öte yandan Macarlar’ın akrabaları olan Vogul kavmine soracak olsanız, Samanyolu ile ilgili size şöyle diyeceklerdir:

Zavallı avcılar! Uzun uzun gökte geyikler kovaladılar. Sonra günün birinde o yorgun ayaklarının izi, bizlere esrarlı bir Samanyolu çizdi.

Hep söylerim, hikâyeler dilden dile, yurttan yurda değişir, güzelleşirler. Bu haliyle, bir nevi mekânsızlık hissi zerk ederler insana. Çeşit çeşit ayak ve renk renk dil izi saklıdır manalarında. Tıpkı Samanyolu gibi… “Göğün dikiş yeri” der Yakut Türkleri onun adına. Bütün gezegenler, dünya da dâhil, hepsi de Samanyolu’nun içinde yaşarmış ve Samanyolu diye görünen şey, aslında bütün bu gezegenlerin bir aynasıymış. Bu Kehkeşan yolunda parıldayan ışıkların her biri, her gece, yeni bir hikâye anlatırmış yer âlemindekilere.

Bundan uzun zaman önce, İranlı bir arkadaşımla beraber, ılık bir yaz gecesi göğünü seyre dalmışken, her nasılsa konu Samanyolu’ndan açıldı. Birbirimize bildik, bilmedik hikâyeler anlatmaya başladık peşi sıra. “Aslında,” diye söylendi arkadaşım, “Samanyolu dediğin, gökte saman çekilirken, yere düşen saman tozlarından ve saman parçacıklarından başka bir şey değildir.” Bunun üzerine gülümsedim ve ona şöyle dedim: “Bir yiğit, gökte uçar, dağlarda avlanırmış, eski bir zamanda. Baharda Samanyolu’ndan kuşlar gelince, o da kuzeye gidermiş. Kuşlar gidince de, Samanyolu’ndan uçar, yeniden yurduna, evine dönermiş.”

Kimine göre bir gök kapısı, kimine göre bir kuş yolu, kimine göre göğün dikiş yeri ve kimine göreyse bir saman tozundan başka bir şey olmayan bu ışıklı, bu güzelim yol, bana her keresinde bütün bir evrenin yeleleriymiş gibi gelir. Öyle de keyiflidir seyre dalması… Biz onu seyreder dururuz ya, sahi o ne yapar? O da seyreder mi ki bizleri? Nasıl görür, nasıl hisseder sonra, bizlere bakmak ona da iyi gelir mi?

Sanıyorum ki Erasmus’un dediği gibi; eğer Samanyolu da bizleri görüyor ve biz insanların sonsuz kavgalarını izliyorsa, göğün kat be kat yukarısındaki evinden, muhtemelen gördüğü şey; kavga eden, dövüşen, birbirine tuzak kuran, birbirini soyan, eğlenen, delilikler yapan, doğan, düşüp ölen sinekçiklerden başka bir şey olmayacaktır. Hiç kuşkusuz, tuhaf bir manzara…

Göğü dört bir yanından birbirine tutturuvermiş ve o sonsuz maviliği adeta keçeden bir çadır misali üzerimize çekmiş, üstüne de yaldız yaldız desen olmuş olan bu yolun onlarca hikâyesi mevcut, etrafta uçuşup duran. Sonra ulu Bilge Kağan’ın yazıtında, henüz aydınlığa kavuşmamış bir bölüm vardır ki, orada Thomsen’in yorumuna göre şöyle yazar:

Yaz geldikçe, göğün kubbesi parladıkça, dağlarda geyikler gezdikçe, hep onu; o kasnak yolu düşünürüm.

Zaman olur, bu dünya dar gelir hepimize. Yaşam yörüngemiz küçülür, kısılır. İçre içre çekilir bir yerlere, hayat daha bir ağır, daha bir taşınmaz görünür böyle vakitlerde. İşte o an, yukarıya, göğün sonsuz huzuruna çeviririz gözlerimizi. Gök; sayısız kapısı olan, ulu bir saray gibi gelir. Mavi, yaldızlı… Her seferinde biraz daha iyi hissettirir, her seferinde bu âlemin gelip geçici dertlerine göz kırparak gülümser. “Boş ver,” der sonra. “Sen göğe bak, göğe bakmak bu zebun çarh altında en iyisidir zira.”

Ve son olarak, İslâmiyet’ten önceki Türkler tarafından söylenmiş bir söz:
Dünyanın güneşi, yıldızlardır. Sonsuza dek ışıyan…

 

, , , , ,