Bir arada olmaz!

Bir arada olmaz!

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 17 Haziran 2017

Çok hayırlı bir haftadayız. Pazartesi günü başlayacak haftadan söz ediyorum. Pazartesi, Günışığı Kitaplığı’nın ve ON8’in iki emsalsiz yazarının doğum günü. “Emsalsiz” yerine “çok iyi” de diyebilirdim belki, ama “emsalsiz” daha doğru bence. İkisinin de benzeri yoktur. Mukayese etmek için söyleyeyim, hikâye konusunda nevi şahsına münhasır (hadi, “kendine özgü” diyelim) oldukları gibi, dile de özen gösterirler.

Kısacası, 19 Haziran Pazartesi hem Ahmet Büke’nin, hem de Necati Tosuner’in doğum günü. Necati, 1970’li yılların ortasında Politika Gazetesi’nde çalıştığımdan beri arkadaşımdır. Önce hikâyelerinin, sonra da romanlarının hayranı oldum hep. Hatta geçen hafta Birgün’de, 19. Kadıköy Kitap Günleri’nin ilk gününde Necati Güngör, ikinci cumartesi de Necati Tosuner ile karşılaşmam üzerine birkaç satır çiziktirmiştim. Necati, Güngör olanı da Politika Gazetesi’nden arkadaşımdır. Yan yana otururduk. İkisi de, hatta üçü de Günışığı Kitaplığı ve ON8 yazarlarıdır.

Bir çözüm, doğum günleri münasebetiyle ikisini tek yazıda birleştirmekti. Ama içim elvermedi. Alfabe sırasıyla ilk Ahmet’i yazayım dedim. Ne de olsa çocuk sayılır. Ben Politika’ya başladığımda o beş yaşındaymış.

Ahmet Büke’yi ilk kez Kanat Kitap’tan çıkan İzmir Postası’nın Adamları (2004) ile tanımıştık. Çiğdem Külahı (2006) ve Oğuz Atay Öykü Ödülü sahibi Alnı Mavide (2008) bu ilk kitabı izledi. 2010’da da Can Yayınları’nın yayımladığı Kumrunun Gördüğü, 57. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı aldı. Layığıyla yazılmış eser sıkıntısı çektiğimiz şu devirde, hem hayata ve dünyaya yabancı kalmayan, hem de yazı yazmasını bilen kişilerin ödüllendirildiğini görmek sahiden memnuniyet verici oluyor. Şöyle ki: (İzmir Postası’nın Adamları, aynı adlı kitaptan)

Fethi, o gece, kanı kurumuş eski makası Soma kömürü taşıyan bir tren katarının karanlığına attı.

 Kalktılar, yan yana geri döndüler.

 Haftasına Feriye sır oldu. Mahallenin kadınları “Reşat’a doyamadı. Gitti kendini Şarlak’taki kör kuyuya attı,” dediler. Ama ben biliyorum, İzmir Postası’nın son vagonuna bindi. Fethi yemin aldı ağzımdan. Gece olsa da bilmez miyim onun o sarı saçlarını.

2011’de “Okurun ruhunu sarsan, aklına çakılan kitaplar”dan da söz edip, “Büke’nin kitapları, aynı zamanda böyle kitaplar,” demişim. “Sadece dünya ahvalinden nasiplerini almış olmakla kalmıyorlar, alttan alta dantel gibi bir siyaset haritası dokuyorlar. Kısa bir hikâye neyi kapsar, neyi anlatır sorusuna cesaretle cevap veriyorlar: her şeyi! Kaybolanları, gasp edilenleri, kokusu bile geri dönmeyenleri, dağa çıkanları, çıkanları özleyenleri, geride kalanları, bırakıp gidenleri, kolluk kuvvetlerince harcanmış ama ille de direnenleri; her şeyden çok da, yazarının deyişiyle “tutunamayan”ları. Ahvalin tercümesinden aciz durumda, acıyla boyun eğmişleri. Yazar, ilk kez Oğuz Atay’ın isimlendirdiği “tutunamayanlar”la özdeşleşiyor.

Büke, Atay’ın çıkışsız karakterlerinin yanında kendisininkilerin tutunma şansı bile olmadığını söylüyor. “Bize onları fark edecek donanımı sağlayıp sonra kenara çekiliyor. Bundan ötesi sana kalmış. Beyanda bulunmuyor, yargı getirmiyor, mahkûm da etmiyor. Öylece anlatıyor. Bir hikâyesinde, anlatıcının ağzından, “Şimdi siz beni anlamıyorsunuz, değil mi?” diye sormuş. “Tek kelime bile. Daha iyi ya. Herkes herkesi anladığında tatava oluyor zaten.”

Bizi kendimizle, birbirimizle yüz yüze getiren Ahmet Büke, bütün bunları akıcı bir üslupla, tertemiz bir dille yapıyor. Gereksiz tek kelimesi yok, lafı uzatmayarak etkisini perçinliyor. Çünkü, kendisinin de dediği gibi, “Yıldırım aniden parlar, ama geceyi siliverir o anda.” Bize, ailesinden başlayarak fantastik, gene de gerçekçi bir mahalle, o mahallenin içinden eşi menendi olmayan karakterler de anlatıyor. Annesiyle babasının yokluğunda dedesi ve babaannesiyle yaşayan bir çocuğun dünyasından.

Bir gün babaannesi boz kılıflı bavulu çıkarmış. (“Hiç Parasız Pulsuz Kalmadım Ki”, İnsan Kendine de İyi Gelir, Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi, ON8) Yerleştirmeye başlıyor. Bizimki boş yere ağlamadan, “Ama dede,” diyor. “ben daha küçüğüm. Ne yapacağım?” Dedesi cevap veriyor: “Böyle böyle büyüyeceksin. Merak etme.”

Oğlumuz Bakkal Nihat’ı sükûnetle atlattıktan sonra Hayriye Hocanım’ın kapısına dayanıyor. Kemal Paşa’nın sade kahvesi, yok Kurtdereli’nin kündesi masallarına kanmayan Hocanım, “Evladım,” diyor, “benim bir kocam var. Bu ne demek biliyor musun? Yeterince kederim var demek. Fazla uzatmayalım, ne istiyorsun sen?”

Oğlan, yüz liralık bir serveti cebe koyup (bir ellilik, beş onluk) otobüse biniyor.

Salihli’ye varmadan inip kaplıca tabelalarını takip ediyor. Derken, dedesinin kıs kıs gülen yüzünü görüyor.

Kapıyı açtı.

 “Gel gel hanım. Bak tayyare piyangosu çıkmış bize,” dedi.

 Babannem beni görünce ”Üçler yediler kırklar!” diye bir çığlık attı.

Servetin yüzü suyu hürmetine pek ses etmeyip, bir hafta kalmışlar Kurşunlu’da.

Ahmet Büke, kurguya çok önem verdiğini söylüyor (gerçekten de çok hâkim), ne var ki unutulmaz karakterler, olaycıklar, anlar yaratmasıyla yürek yakıyor asıl. Sadece insanlar da değil: tarihin yazmadığı bir soğukta şehre inen kurtlar, “çıt çıt konuşan” serçeler, karnı şişmiş incirler, havada uçuşan karahindibalar, “güzelim boynu” kırılan kargalar, huzursuzluktan hazetmeyen karıncalar, taşlar, dağlar, rüzgâr, akarsular… Bütün bir yaradılış, bir âlem onun kısacık hikâyelerine dolmuş. İtişe kakışa sığışmamış ama, yerlerine iyice bir yerleşmişler.

Kitabın çıktığı yıl yaptığı bir söyleşide, “O zamanlar uzun ve karanlık geceler yaşanırdı elektrik kısıntıları nedeniyle,” diyor. “Erkekler kahveye gider, mahallenin kadınları ve çocukları aynı evde toplanırlardı. Sobanın tavana vuran şavkının altında sırayla herkes eski günlerden bahsederdi. Rum komşular, savaşlar, işgal günleri, çete hikâyeleri, iyi günler, zor zamanlar. Sonra ihtiyarlar sırayla uykuya dalar, gecenin sonuna doğru teker teker uyanıp dağılırlardı. Bu müthiş sözlü anlatım zenginliğinin içinde büyümemin etkisi olabilir yazdıklarımda.”

Peki ya deliler?

“… delileri atlamamak gerek. Doğduğum yerde hâlâ daha deliler saygın bir yere sahiptirler. Evimizin sürekli misafirleri olurlar, babamın manifatura dükkanından giyinirler, kuşanırlardı. Onlar daha çok geçmişte ve kendilerine ait zamanlarında yaşarlar. En iyi müşterileri de bendim. Kendilerini bıkmadan dinleyen tek akıllı olarak benden öykülerini hiç sakınmazlardı.”

Haluk Kalafat, ON8’den yayımlanan Gizli Sevenler Cemiyeti üzerine yazdığı “Özün Sözü, Ahmet Büke” yazısında, “Ahmet Büke’nin sözcüklerde tasarrufu yavaş yavaş mükemmelleşti, özün vuruculuğu arttıkça arttı. Kısaldı, kısaldıkça keskinleşti, dokunduğu yerde daha çok iz bırakır oldu,” diyor. Sonra da “zat” kelimesini açıklıyor:

Zat, kişi demek. Ama asıl anlamı öz. Bu hikâyelerin özü, kişiler. Söz oyunu olsun diye demiyorum. Bakın özlere örnek vereyim… Misal Rastık Abla. Kendisi kahramanımızı koruyan kahramanlardan. Bir gün intihar eder Rastık Abla. Gerisini Ahmet Büke anlatsın:

 Mahallenin imamı namazını kıldırmak istemedi.

 “Efendim kendisi hem dönme hem de müntehir. Caiz değildir,” deyince, dedem ensesine şaplağı geçirdi. Yere düşen sarığı da aldı, başına geçirdi.

 Safa durduk: Babaannem, Arap Hatçam Teyze, iki tekir, bir topal karga, cebimdeki emanet ile ben.

 Cepteki emanet, Rastık Abla’nın küçük maket bıçağı, keskin, küçük ama iş görür…

Haluk ve Ahmet’le aynı günde tanıştım. Çok sonraydı, kitapları ON8’den çıkmaya başlamıştı. ON8 Blog’da komşuyduk. “Ahmet, İstanbul’a geliyor,” dediler. Cumartesi çaycıları/kahvaltıcıları programında onunla ve Haluk’la tanıştık. Yeni ameliyat olmuştum dizimden. Bir yerde en fazla 45 dakika oturabiliyordum. O gün, üç saatten fazla oturdum. Bir nedeni, İl Padrino’nun yüksek, rahat ve ahşap iskemleleriyse, bir nedeni de muhabbettir: Ahmet’le Haluk’a karşı Mine (Soysal), Müren (Beykan) ve ben. Gül gül öldük derler ya, işte öyle.

Ondan da çok sonra bir gün Müren’le Leman’da otururken, sütunların arkasından Ahmet’e benzeyen ve gülümseyen birini görür gibi oldum. Sonra da Haluk’a benzer birini görünce, oyuna geldiğimi anladım. Buna sürpriz diyenler de var. Sabah gelmişti, akşam dönecekti.

Ahmet gene aynı Ahmet, ama eskisi kadar yazmıyor. Her hafta yeni bir hikâyeye alışmıştık oysa. Sevdiğimiz yazarlar sık sık yazsın istiyoruz. Koskoca insanların hikâyeleri neredeyse ezberine alması hoş kaçmıyor. Geri dön, çabuk! Arap Hatçam Teyze çağırıyor!

, , , , , , , ,