Biliyorsanız anlatmayacağım

Biliyorsanız anlatmayacağım

Ali Ünal
14 Nisan 2012

80’lerde baba olan Türk erkekleri, televizyonun karşısına geçip tüm dünya ve Türk kadın sanatçılarının aslında yeteri kadar para ödendiğinde otele çağrılabileceğine dair neidüğü belirsiz bir inanışa körü körüne bağlıydılar. 70’lerde o erkekler kartuştan Orhan Gencebay dinleyip sevdikleri kızların balkonlarının altından “Beni böyle sev seveceksen / Olduğum gibi göreceksen” şarkısını siyah-beyaz olmayan bir niyet gösterisiyle çalarak hayata hoş bir fon müziği olarak akarlardı. 60’lar birçok öğrenci olayına, 50’ler soğuk bir dünyaya, 40’lar da sıcak bir dünyaya anlam veriyordu efil yalnız. 30’larda alazlanan kuantum fiziğine büyük Gencebay abimizin yıllar sonra yapacağı tekinsiz katkıdan henüz dünya ve Türk fizik âlemi bihaberdi: “Ya evde yoksan?” 20’ler zarif, 10’lar tükendi nakdi ömrümüzün radyoaktif bozunumlarına gebeydi. Her dolaysızlık 0’la başladı, ama doğrudan anlamı veren 1 oldu.

Girişten de anlaşılabileceği gibi bu yazımda sizlere Wes Anderson’dan bahsetmek istiyorum. Richard Feynman’ın, katıldığı seminerde kuantumelektrodinamiği kavramanı izleyenlere anlatmak için, “Sırf bu kuramı anlamıyorsunuz diye ona sırt çevirmenizi istemem zira öğrencilerim de anlamıyorlar, ben de anlamıyorum, kimse anlamıyor,” dediğini; 1968 Olimpiyatları’nda Afro-Amerikalı iki atletin, 200 metre yarışlarından sonra çıktıkları podyumda, siyahlara karşı yapılan mezalimi protesto etmek için daha önceden kararlaştırdıkları gibi siyah eldivenlerini giyerek Black Power (Kara Kuvvet) selamı vermelerinden az önce, atletlerden birisinin eldiveni otelde unutmasından mütevellit diğer atletin sol el eldivenini alarak selamını sol elle vermek zorunda kaldığını; Woody Allen’ın, 1977’den sonra çektiği tüm filmlerin -Interiors hariç- siyah arka planlı jeneriğinin üzerine kullandığı Windsor yazı tipini, sürekli yemek yediği bir New Jersey restoranında, yazı tipi tasarım dersi veren Ed Benguiat’a “yazıcı” diye hitap ederek, “Hangi yazı tipinin iyi olduğunu,” sorduktan sonra kullanmaya başladığını anlatmak istiyorum.

İnsanın zalimliğini merhametinden, acısını da mutluluğundan çıkarmanın, ciddi bir anlatı meselesi olduğunu düşünüyorum. İster roman ister bir film olsun, hikâyecinin, elinde hazır tuttuğu bir insanlık dramını anlatmak için tercih edeceği yol, doğrudan bir bodoslama teşhirden çok, dolaylı bir tevriyeye meyletmesi daha eftal görünüyor gözüme. Türkçesiyle söylemeye çalışırsam: Gülersen dünya da seninle güler, ağlarsan yalnız ağlarsın. Wes Anderson’ın ve Oğuz Atay’ın bu dramatik dolaylılığı -en azından acizane kulunuz hoppala paşam malkara keşan bendeniz için bu böyle-,  trajik hayatların birer maskeli güldürü komedyasına dönüştüğünü sandığınız anda ayaklarınızın altındaki kilim milimi çekerek, bu dünyanın hiç varılamayan bir kasabasına giden bir trene bindiriveriyor sizi. Bir bakıyorsunuz sonra kimin trajedesi, kimin komedisi ve kimin kara mizahı olduğunu anlamadığınız bir mekânda zaman kavgası veriyorsunuz. Komedi, der Carol Burnett, trajedi + zamandır.

İnsan kendi komedisini en çok kendi trajedisinde aramalı, buradan yola çıkarsa bir seyyah: en çok kendine yolcu olmalı. Anlatılanlardan çok gösterilenler, parmaktan ziyade duvar. The Royal Tenenbaums filminden çıktıktan sonra, “Ay sorma güldük güldük,” diyenleri; Tehlikeli Oyunlar oyununu izledikten sonra, “Ya öyle dedikleri kadar da komik değilmiş,” diyerek şikâyetçi olanları ve Selim Işık’ı bir Flash TV muhabiri sananları hep aynı trajik son bekliyor zannımca: Baktıkları yerde, baktıkları şeyleri görecekler. Anlatının belkemiği, karakterin ve elbette insanın hakikati, gösterilenden ziyade hissettirilende yatmalı. Bir güçten bahsedeceksek eğer, kalemin gücünden, kameranın gücünden, notanın gücünden eğer, o zaman önce kelime vardı demeyip, önce sessizlik vardıya teşne olmak gerekecek. Sonunda esas oğlan ölüyor, ama zaten o kadarını herkes anlıyor.

Kestirmeden derdimi size nasıl anlatsam. Ben Bir Zamanlar Anadolu’da filmini üç kere seyrettiğim halde, bunun benim bu filme olan duygularımı hâlâ yeterli bir şekilde anlatmayan eksik bir niteleme olduğunu hissederim. Büyük Türk düşünürü, güzel insan, gayrıresmi sosyolog Cem Yılmaz’ın da dediği gibi, buradaki dramatikliği, varsıllıktan değil yoksunluktan çıkarmayı daha yoğun, cıvamsı görüyorum. Ben Bir Zamanlar Anadolu’da filmini üç kere seyrettim, demektense, Ben Bir Zamanlar Anadolu’da filmini daha on iki kez izlemedim, demeyi tercih ediyorum. Anderson’ın çektiği, Atay’ın yazdığı. İnsanın trajedisini, insanın kara mizahından çıkaran iki güzide anlatıcı; duygu pornografisine bulaşmamış, dokunulmadığı için hâlâ saf kalabilen insan dramını gösteren dördüncü duvar. The Royal Tenenbaums‘u izledikten sonra filmin bir komedi olduğunu söyleme olasılığınız çok yüksek ya da Tehlikeli Oyunlar‘ı okuduktan sonra Hikmet Benol’ü, “Ay ilahi!” minvalinde azarlamanız ve yerli yersiz şapşallıklarına dişsiz gülümsemeniz çok olası, lâkin gücün de burada yattığını düşünüyorum ben; trajedinin, mizah olarak anlatılmasında. Merhametteki zalimlik. 00’lar, 1’ler. 80’ler, 00’ler.

Sözlerime burada son verirken, kötü bir fıkra yazayım. Ben fıkra anlatamam, o yüzden kendimi garantiye alıp yazılı hâle getiriyorum. Delinin biri bir gün. Biliyorsanız anlatmayayım?

, , , , , , , ,