Ben de varım! Peki, Barış yok mu?

Ben de varım! Peki, Barış yok mu?

Suzan Geridönmez
05 Aralık 2011

Taksim Gezi Parkı’nda akşam karanlığında köpeğimi gezdiriyorum. Park, benim gibi iş çıkışı köpeklerini gezdiren üç beş kişi dışında tenha. İlk bakışta. İkinci bakışta kuytu köşedeki takım elbiseli adamı ve onunla pazarlık yapan karaltıyı fark ediyorum.

Ben iş yorgunu, bir banka çöküp köpeğimi serbest bıraktığımda karaltı, sırtını kamburlaştırarak uzaklaşıyor. Derken takım elbiseli de harekete geçiyor ve ilerdeki ağaçlara doğru yürüyor. İşte, orada da bir karaltı var. Duruşundan çok genç olduğu belli. Belki de çocuk. Gözlerimi kısıp yaşını ve cinsiyetini anlamaya çalışırken, köpeğim sırt tüylerini kabartarak öteki yöne doğru koşmaya başlıyor.

Havlamalarıyla az ötede, çalılıkların gölgesine sığınan tinerciyi hedef aldığını görüyor ve köpeğimi yanıma çağrıyorum. Ama dinlemiyor. Bunun üzerine kalkıyor, köpeği tasmasından yakalayıp geri çekiyorum.

“Korkma, bir şey yapmaz,” diyorum tinerciye.
“Belki de o benden korktu,” diyor tinerci.
“Belki de,” diyorum. “Ama sen korkmazsan bir şey yapmaz. Rahat ol.”
“Peki sen benden korktun mu?” diye soruyor tinerci ve burnunu avucuna doğru götürüyor.
“Korkmadım,” diyor ve etrafıma bakınıyorum. Yalnız değilim. Köpek gezdirenler var.
“Benden korkmadın mı?” diye tekrarlıyor sorusunu tinerci.
“Hayır,” diyor ve artık etrafıma bakınma gereği hissetmiyorum. Köpeğimin de sakinleşmesi üzerine banka geri dönüyor ve bir sigara yakıyorum.
“Yanına oturabilir miyim?” diye soruyor tinerci.

Buyur gibisinden bir el hareketi yapınca yanıma ilişiyor.

“Benden gerçekten korkmadın,” diye saptamada bulunuyor tinerci. “Herkes tinercilerden korkar da…”
“Doğru, insanlar sizden korkuyorlar,” diyor ve ikinci bir tinercinin küçük küçük adımlarla bankımıza yaklaştığını fark ediyorum. İki metre kala duruyor ve donuk gözlerini bana dikiyor.

Tekrar etrafıma bakınmadan edemiyorum. Daha az önce çimenliğin üstünde köpeklerini koşturan küçük kalabalık nereye kayboldu hemencecik?

“Neden benden korkmadın?” diye soruyor tinerci. “Bilmiyorum,” diyorum. “Sonuçta istesen şimdi kafama bir odunla vurabilirsin.”
Gözlerini koca koca açıyor. “Hayır, sen benim kafama bir odunla vurabilirsin,” diyor.

Haklı. Gözlerinden anlıyorum bunu. Benim onun kafasına bir odunla vurma ihtimali, onun benim kafama bir odunla vurma ihtimalinden daha büyük.

“Adın ne abla?” diye soruyor.
“Suzan, senin adın ne?”
“Barış,” diyor ve elini uzatıyor. Adı Barış’mış diye düşünüyor ve gözlerimi kaçırıyorum. Tokalaşıyoruz.
“Güzel bir ad.”
“O da Burak,” diyor ve bankın önünde hiç konuşmadan dikilen diğer tinerciye işaret ediyor. Burak’a elimi uzatıyorum. Tedirgin bir şekilde sıkıyor.
Barış, “Kokum seni rahatsız ediyor mu abla?” diye soruyor ve poposunu biraz yana kaydırıp benden uzaklaşıyor.
“Yok,” diyorum. “Ama tiner başımı döndürüyor.” Sonra da ona ne zamandan beri tiner kullandığını ve yaşını soruyorum. 17 yaşında olduğunu açıklamakla yetiniyor.
“Benim kızım 18 yaşında.”
“Nerelisin?” diye soruyor bana.
“Neden soruyorsun?”
“Belki topraklım çıkarsın,” diyor. Gülerek, Almanya’da doğduğumu söylüyorum.
“Ben Samsun, Çarşamba.”
“İstanbul’a nasıl geldin? Evden mi kaçtın?”
Barış evden kaçtığını şiddetle reddediyor. “Annem öldü, babam cezaevinde,” diyor ve uzun uzun hesap yapmaya başlıyor.
“Dört,” diyor sonra. “Dört yıldır sokakta yaşıyorum.”

Derken sohbeti iyice koyulaştırıyoruz. Barış kızımı, kocamı, nerede oturduğumu, tekrar adımı ve tekrar tekrar ondan neden korkmadığımı merak ediyor. Sağlama yapar gibi her soruyu en az iki kere yineliyor. En çok da, Almanya’daki tinercileri soruyor.

“Biz Maçka Parkı’nda yatıyoruz, iki-üç battaniyemiz var,” diyor. “Onlar nerde yatıyorlar? Orda da parklar var mı? Çok merak ediyorum Almanya’daki tinercileri, hadi anlatsana.”

Almanya’daki sokak çocuklarının tinerci olmadığını, başka maddeler kullandığını açıklıyorum. “Almanya’da tinerci yok mu yani?” diyor hayalkırıklığıyla.

Bunun üzerine lafı çok genç olduğuna ve tineri bırakması gerektiğine getiriyorum.

“Sokak çocuklarıyla ilgilenen bazı kuruluşlar var, istersen sana adreslerini araştırır getiririm, onlardan yardım alabilirsin.”

Aptal aptal konuştuğum hissinden kurtulamamama rağmen Barış’a daha bir sürü nasihat veriyorum.

“Peki, bana iş bulur musun, abla?”
“Nasıl bir iş?”
“Yatabileceğim bir iş.”

Bir an susuyor, sonra da tiner kullandığı sürece ona iş bulamayacağımı söylüyorum.

“Kimse tinerci çalıştırmaz. Bunu saklayamazsın da. İki güne kalmaz anlaşılır, sonra da işten çıkarılırsın.”
“Doğru,” diyerek başını sallıyor. Bakışıyoruz. İş ve yatacak yer bulamazsa tinerden de sokaktan da kurtulamayacağı ikimiz için de aşikâr.
“Zorda kalınca başvurabileceğin yerler, vakıflar falan var. Onların adresini getireyim mi sana?” diye ben de başlıyorum her soruyu iki-üç kez tekrarlamaya.

Yanıt vermiyor.

“Bak, önümüz kış. Havalar iyice soğuyunca, kar yağınca ne yapacaksın?”

Ama Barış havalar konusunda umutlu. Ona kalsa, bazı yıllar doğru dürüst kış yapmaz. Ben kar yağabileceğinde ısrar ediyorum. Birden Barış şüpheye düşüp korku dolu gözlerini yüzüme dikiyor. “

Sahi mi söylüyorsun, abla? Sahi mi söylüyorsun, abla? Sahi mi söylüyorsun, ab…”
“Tamam, tamam, belki de kar yağmaz,” diye yatıştırmaya çalışıyorum onu. Barış burnunu avucuna yaklaştırıp derin derin soluyor.
“Kar dedin, içimizi karartın be abla!”
Birkaç dakikalık suskunluktan sonra Barış, bir ara bulaşık işinde çalıştığını anlatıyor bana.
“Ya sen nerde çalışıyorsun, abla?”
“Mecidiyeköy’de.”
“Nerde?”
“Bir yayınevinde.”
Birden heyecanlanıyor. “Hangi kanal?”
“Yok, televizyon değil, kitap!” diyorum.
“Kitap,” diye fısıldıyor. “Kitap…” Sonra da ortaokulu bitirdiğini ama liseyi okumadığını söylüyor.
“Bana göre kitabın var mı, abla?”

Ona bakıyor, yutkunuyor ve verecek yanıt bulamıyorum.

Barış bunu fark ediyor. Beni sıkıntımdan kurtarmak için, “Peki, sigaran var mı, abla?” diye soruyor.
Sigara paketimde 3 dal kalmış. “Hepsini alabilirsin,” diyorum.
“Yok, bir tane istemem bile ayıp,” diyor.

Asıl ayıp bende, diye düşünüyor ve artık gitmem gerektiğini söylüyorum.

,