Bayram geldi cihane…

Bayram geldi cihane…

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 18 Temmuz 2015

Bu bayram gününde, aslında benim size, yaş icabı, ne bileyim, rahmetli Burhan Felek gibi (kendisini pek severdim) eski bayramları tatlı tatlı anlatmam gerekir.

Gelin görün ki, doğru dürüst bir şey hatırlamıyorum. Annemin hiç akrabası yoktu, babamın da bir halası (ona “babahala” derdik) bir üvey halası (Büyük Hala), bir de hala kızı vardı. Büyük Hala’nın kızı, yani Suat Hala. Mecburi bayram gezmelerimiz bu halalarla sınırlıydı. Babamızın halası olan Feride Hanım, emekli bir başöğretmendi. Aklı pek yerinde olmayan bir oğlu, tasvip etmediği bir gelini, sakin bir kocası vardı. İkisi ikiz, üç de torunu. Eli sıkıydı, misafirler genelde bir önceki bayramdan kalma şekerlere talim ederdi. Bize şeker ikram vakti gelince ise gelinine, “Naciye, sedirin altından verme,” derdi. Kızıltoprak’ta ortancaları olan nefis bahçesiyle, üç katlı ahşap bir konakta otururdu. Genelde Kadıköy’den faytonla giderdik. Çok eğlenceliydi. Niyazi Amca, özellikle Sinan’a, gıcır on liralık hatırı sayılır bir bahşiş verirdi. Ev hâlâ orada, harap anıt mezar gibi duruyor.

Başka neler vardı? İşe yaramayan şekerler (doğuştan tatlı sevmem), pek güzel olsalar da, sayıları onu aşınca anlamsızlaşan mendiller, annemin her bayram gününe ayrı bayramlıkla beni bütün mahalleye rezil etmesi ile, doğru dürüst bayram harçlığı bile toplamaktan aciz oluşum (evden çıkmadan, “Çingenelik etme, çocuğum!” diye sıkıca tembihlenir, ancak en ısrarcı harçlıkçılardan harçlık alabilirdik).

Bayram yerleri de naçiz bayram tarihimizin içinde yerlerini almıştır. Kızıltoprak’ta bir tane vardı. Sinan, Küçüksu Çayırı’ndaki kayık salıncağını hatırlıyor. Ben kazanlarını cadı edasıyla karıştıran mısırcıları… Esas olarak, Ihlamur’daki bayram yerini unutamam. Hep, çocuklara mahsus mavi salıncağa bindirilirdim. Annem yeşile binmeme izin vermezdi. Sonunda galiba ona kavuşmak nasip oldu ama asıl göz koyduğum salıncağa, büyüklerin siyah salıncağına binemeden bayram yeri kapandı. Bir de lokomotif vardı ki, hiç unutamam. Hep binmek isterdim, çabucak “Yandı!” diye bağırırlardı. Annem, taş çatlasın iki seferden sonra artık beni bekleyemeyeceğini söylerdi.

Yakın zamanlardan hatırladıklarım ise, sabık akrabalarım olan, ama en yakınlarım arasında yer alan eski eşimin ailesiyle olan bayram gezmeleridir. Bu gezmeler arasında gidilen yerlerden ikisinde çok iyi yemek yapan yengeler vardı ve bayram ziyaretleri amacını kaybedip, hangi yengede neyi daha çok yersek hakkımızda daha hayırlı olabilir şeklindeki ince hesaplara dönüşüyordu. Ne var ki, ikisinin elinde de lezzet vardır, gerçekten.

Yıllar önce yazdığım “Sosyalleşelim, afiyet olsun!” başlıklı yazıda böyle bir bayram gezmesini anlatmışım ki, hakikaten âlemdir. Küçük görümcemle kocası, kızımla birlikte karşıdan gelmişti. Ben de arabaya dahil oldum, oğlumu da aldık. Önce sabık eşimin amcasına gittik. Çocuklar için iki yenge söz konusuydu, babalarının amcasının eşi ve kendi amcalarının eşi. Ama bizim meselemiz, nerede ne kadar yenmesi gerektiği üzerinde odaklanmıştı. Maksat yengeler küsmesin. İlk yenge evine gittiğimizde sabık eşimle onun yeni eşi ile ev sahiplerinin büyük kızı ve eşi de oradaydı. Yedik içtik, aklımız öbür evdeydi ama. Hatta yolda dayanamayıp telefon ederek, “Geliyoruz” dedik. Kayınvalidem küçük oğlunda kalıyordu. Gelininin ismi de Seher’di. Kapıdan girince Seher’e, hiç utanmadan, dolmalar tamam mı diye sordum. Bizimle kafa buldu, çay yanına biraz bir şeyler yaptığını söyledi. Hafif bir şok geçirdik ama, inanmadık.

Küçük oğulları evdeydi, büyüğü birazdan genç eşiyle birlikte gelecekmiş. Bizim sabık eşle yeni eşi ise, ilk evde biraz daha oturmuşlardı; onlar da sonradan geldi. Şu kadarını söyleyeyim ki, eğer kendilerine dolma kalmışsa, tamamen istiap haddinden doğan bir meseledir. Ben bir ara dolmaları (bana) doggy bag yaparlar mı diye sordum ama yüz vermediler.

Ancak, asıl rezillik profiterolden çıktı. Evet, Seher profiterol yapmıştı. Ben kızıma yavaşça, “Profiterolü ne zaman yiyeceğiz?” diye sordum. “Bekle biraz, ayıp,” dedi. Derken, her dileğinin ânında yerine gelmesine duacı olduğum görümcem yerinden kalktı geldi (o kibar kibar kanapede oturuyordu, biz masaya dizilmiştik, maksat vakit kaybetmeyelim), eline kaşığı aldı ve “Profiterol açılışını yapıyorum,” dedi. Kızım, “Sevin Okyay zaten biri alsın diye bekliyordu,” dedi. Görümcem de bana “İstiyor musun?” diye sordu. Kendisine, bir deliye nasıl bakılırsa öyle baktım ama, doğrusu kaşığı kapıp kendime servis yapmaya niyetim yoktu. Durumu anladı, bol kepçe tarafından bana bir profiterol servisi yaptı. Hatta, melul melul baktığımı görünce, “Allah aşkına, biraz daha al,” deyip, ikinci kaşığı da doldurdu. “Eh, sen ısrar ediyorsan,” dedim. Sonra aynı şeyi hepimizin birbirimize yapmamız gerekti.

Bayram ziyaretleri bir zorunluluk diyenlere teessüf ederim, yemek kültürünü geliştirme açısından çok faydalı oluyorlar. Ben başka bir yerde bu kadar yesem, yemin ediyorum ki hasta olurdum. Aile sevgisi gibisi yok, o gün turp gibiydim maşallah. Şimdi ise, bu ziyaretler sona erdi; ama eksik olmasın, çocuklar gelirken bir şeyler getiriyor. Dün de sürpriz yapıp haber vermeden gelmişler.

İyi ki bacağım tutmuyor da Remzi Kitabevi’ne gidememiştim. Pelit torbaları ortada kalacaktı.

, , , , , , , , ,