Başka dille söylemek…

Fotoğraf: Shutterstock

Başka dille söylemek…

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 27 Eylül 2014

Çeviri nankör iştir, bütün bir kitabı özenle çevirirsin. Sonradan yerli yerine oturmamış iki-üç kelime görür, kendine kahredersin. Onun için bilgime/hafızama güvenmez, sözlüğe bakarım, çok bakarım.

Eski bir yazımda da aynı başlığı kullanmışım. Çünkü çeviriden bunu anlıyorum: Bir dilde yazılmış bir şeyi; anlamını, zevkini, üslubunu bozmadan başka bir dille söylemek. O “başka” dili de iyi kullanarak… Çevirmenin en büyük sorumluluğu budur. Hele bunu severek de yapıyorsa, değmeyin keyfine. 30 Eylül Dünya Çeviri Günü böyleleri için çifte bayram olur.

Buraların konuğu olanlar, çeviri üzerine yazılmış bir başka yazıyı hatırlar. Şahsen benim bu konuda gördüğüm en iyi yazı. Kutlukhan Kutlu imzalı “Evde Otursam, Çeviri Yapsam…” Tanıdıklarından, hatta yeni tanıştığı kişilerden sık sık duyduğu bir şeymiş bu. “Diyorum ki, ben de işten ayrılsam, evde otursam, çeviri yapsam.”

Aah ah, ne iyi olurdu! Hayat bayram olurdu, 9’dan 5’e (icabında 6’ya) kâbusunu hayatımızdan silerdik. Pazartesi sendromu da. Patron yok, düzenli saat yok, hiçbir şeyi yapma mecburiyeti yok. Hazindir ki, evde oturup çeviri yapmanın pratikteki zorlukları arasında, “çalışmam gerekiyor” hissi de var. Ya da, Kutlukhan’ın deyişiyle “…Vicdan Azabı anahtarının Açık konumunda takılı kalması.”

Bir başka umulmadık zorluk da çeviri yapanın işi fazlaca kolaya almasından kaynaklanır. Yani, ne var, yabancı dil biliyorum işte. Bir metni yazılı olduğu dilde okuyup anadilime çevirmekten ne olacak?

Sonuçta Google bile çeviri yapıyor.

Berbat çevirilere ‘Google Çevirisi’ demek de buradan çıkmıştır. Acı tecrübeleri olan kıdemli çevirmenler ise, çeviri yapan programlar konusunda ihtiyatlı davranmayı öğrenmiştir. Önemli olan çıkırık çıkırık çeviri yapmak değil, iyi bir çeviri yapmak, okura o kitabı severek okutmak. Yoksa yazarın da hakkını yemiş olursunuz. Bunda elbette, çevirmen seçiminde özensiz davranan yayınevlerinin de payı var.

Sevdiğiniz ya da methini duyduğunuz bir yazarın eserini hevesle elinize aldıktan birkaç sayfa sonra bırakmak, kötü çeviri hediyesidir. Kutlukhan’ın deyişiyle, “Çevirinin, özellikle de edebi çevirinin en ilginç taraflarından biri, hem doğruları yanlışları olan teknik bir iş, hem de güzelleri ve çirkinleri olan yaratıcı bir iş olması.” Heyhat! Ayrıca, doğru çevrilmiş ama insanın okuma hevesini kesen ya da akıcı bir Türkçe’si olan ama ezkaza orijinaliyle mukayese etmeye kalktığınızda sizi dehşete düşüren çeviriler de söz konusu. Hatta bazı arkadaşlarımız sözlük kullanmamayı marifet sayarak anlamadıkları kelimeleri, cümleleri, paragrafları atlayabiliyorlar. Elbette azınlıktalar, ama böyle bir örnek içinizi ürpertmiyorsa eğer, belki de başka bir iş aramanın vaktidir.

Diyelim ki taze bir çevirmensiniz. Bu da bağlantı kurmak, bir yere gidip kendinizi anlatmaya, iyi bir etki bırakmaya çalışmak demek. Zordur ama, gene de yüzyüze konuşmanın faydası var. E-mail başvurusundan iyidir. Başından itibaren önemli bir sorununuz da, insanca denebilecek ücretler almak olacak. Baskı paraları ayrı bir mesele. Bir de, güvenilir bir yayınevi bulmak, tabii. O kadar çok da yok hani.

Ben kırk yılı aşkın süredir çeviri yapıyorum. İlk çevirimi (yıl 1963 olmalı, ya da ‘64) Arkın Yayınları’na yaptım. Altmış küsur kitaplık bir diziden (sanırım) bir kitaptı: İnsan Vücudu. Canım çıktı. İkincisi, İnkılâp’a bir Georgette Heyer kitabı… Çok komikti, harikaydı ama 19’uncu yüzyıl İngiltere’sinde geçiyordu ve baş karakterimiz o dönemin Londra hırsız argosuyla konuşuyordu. Rızapaşa Yokuşu’ndaki Redhouse Kitabevi’nden muhtelif argo sözlükleri bulmuştum; İngilizce’den İngilizce’ye, tabii. O kitabın hakkından geldikten sonra, hayatta hakkından gelinmeyecek kitap olmadığını, yalnızca bazılarını çevirmenin çok daha zor olduğunu ve daha uzun sürdüğünü öğrendim. Ne yazık ki basılmadı.

Çeviri nankör iştir, bütün bir kitabı özenle çevirirsin. Sonradan yerli yerine oturmamış iki-üç kelime görür, kendine kahredersin. Onun için bilgime/hafızama güvenmez, sözlüğe bakarım, çok bakarım. Küçüklü büyüklü “glossary”ler, gerekiyorsa listeler yaparım. Ama inanın ki, Kutlukhan’ın da dediği gibi, “bizler sürekli ürkek bakışlarla etrafına bakıp sözlüğe davranan küçük kaygı böcekleri” değiliz. Bununla birlikte, iyi bir editörüm olsun diye dua ederim. Çevirmen için önemli şeyler arasında işine sevgiyle bağlı, yetkin bir editörün varlığını da saymak gerek.

Bir de, mümkünse, her iki dili bilmek gerekiyor. Yani, bundan aşikâr bir şey olur mu derseniz eğer, sizi piyasadaki çevirilerin büyük kısmını okumaya davet edebilirim ki, size yazık olur. Biz bir aralar, çok okuduğu için bağrı çok yanmış birkaç kişi, işi sadece birbirimizin çevirilerini okumaya, ya da içimizden birinin tavsiye ettiği genç çevirmenlerin çevirilerini okumaya kadar vardırmıştık. En azından özgün metnin kırpılmadan, bölümleri atılmadan çevrildiğinden emin oluyorduk; Türkçeler de kulak tırmalamıyordu.

Yaşını başını almış bir çevirmenden çeviri hakkında yazmasını isterseniz, yazı bir anda on beş sayfaya falan çıkabilir. O yüden, son olarak şunu söyleyeyim: Edebi çeviriyi tam mesaiyle yapacaksanız, kitaplara ve dile karşı tutku sahibi olmalısınız. Biraz genel kültürün de faydası görülebiliyor. Bir de disiplinin. Yoksa da dert etmeyin, çünkü zorla disiplin olmaz. Ama eksikliğini çekiyorsanız, vicdan azabından da kurtulamazsınız.

Zor iş zor!

 

, , , , , , , ,