Baktığınız yerde gördüğünüz (ya da görmediğiniz)

Baktığınız yerde gördüğünüz (ya da görmediğiniz)

Ali Ünal
03 Eylül 2012

BBC’de yayımlanan üç bölümlük “The Atom” belgeselinin hem yapımcısı hem de sunucusu olan ünlü teorik fizikçi (yakın zamanda Paradoks: Bilimin En Büyük Dokuz Bilmecesi isimli bir de kitabı çıktı) Jim Al-Khalili, belgeselin bir bölümünde şu ilginç tespiti yapar: “Bir kuantum fizikçisinin gözünde korkuyu görmek istiyorsanız, ona Ölçüm Problemi’nden bahsedin.” Peki bu Ölçüm Problemi nedir? İşte bu yazımda size bundan bahsedeceğim (ya da bahsetmeyeceğim). Işıklar?

İster efsanevi ister dini mitolojide olsun, insanların “bakma” eylemine karşı getirilmiş hem örtülü hem de açık bir tehdit ve yasak bulunmakta. Dünyayı algılamanın, görmenin ve algılanan hayatı vücudun kabul etmesinin yarattığı sorumluluklara ya da duygulanımlara karşı getirilen bu yasak, bakma eyleminin amaç olmasından ziyade, ne olduğu bilinmeyen ve bu sebeple de korkulan asıl amaca gidilen yolda şeytani bir araç olarak kullanılmasından doğmakta. Bir anlamda kontrol mekanizması olarak kullanılan bu yasak, böylece bakma eyleminden sonra insanın beyninde ve kalbinde zuhur edecek düşünce ve duygulara henüz oluşmadan sekte vurmayı amaçlayarak, bilinmeyen nesnenin bilinmemesinden doğan korkusunu iktidar eliyle kürtaj etmiş oluyor. “Bakarsan ölürsün ya da cehenneme gidersin ya da tuz olursun” mitleri, insanlığı bakma eyleminin şeytansılığına ve mekruhluğuna alıştırmaya (ya da alıştırmamaya) çalışmakta. İster Eski Yunan’ın Yeraltı dünyasında, ister İzmit’in Karamürsel ilçesinin sahilinde.

Bakmanın yasak olarak addedildiği mitlerin en başında, kutsal kitaplarda anlatılan Sodom ve Gomorra hikâyesi gelir. Bilenler bilmeyenlere anlatmasın, bu dünyaya geliş amacımız anlatmak zira:

Ova Kentleri olarak da bilinen beş kentin arasında yer alan Sodom ve Gomora, günahkârlarla dolu iki krallıktır. Tanrı, bu kentlerin günahlarına daha fazla dayanamaz ve bunları yok etmek için dünyaya üç meleğini insan kılığında gönderir. Hz. İbrahim’in konuğu olan bu üç melek, Tanrı’nın Sodom ve Gomora’yı yok etme planını ona anlatınca, İbrahim, kentleri kurtarmak amacıyla Tanrı’ya bir dilekte bulunur. Bu krallıklarda yaşayan 50 inançlı insan bulabilirse Tanrı’nın bu arzusundan vazgeçip vazgeçmeyeceğini sorar. Tanrı da kabul eder. İbrahim’in bu aramaları sırasında üç melek, Hz. İbrahim’in yeğeni olan Hz. Lut’un evinde misafir olurlar. Ancak o gece Lut’un evini Sodom kentlileri basar ve misafirleri olan üç erkeği Hz. Lut’tan kendilerine (farklı İncillere göre: “seks yapmak amacıyla”) vermelerini ister. Lut ise misafirlerinin yerine iki bakire kızını gönderir ve bu kızlara istediklerini yapabileceklerini söyler, ancak adamlar ille de o misafirleri isteyerek eve baskın yaparlar. Üç melek, Lut’u korur ve adamları da kör yapar (ya da yapmaz).

Hz. İbrahim’in de önce 50 olarak söylediği sonra her seferinde düşürerek 10’a kadar indirdiği inançlı insanı bulamaması üzerine Tanrı planlarını gerçekleştirmek üzere harekete geçer. Ancak Hz. Lut ve karısını Sodom’dan kurtarması için üç meleğine emir verir. Üç melek, Hz. Lut ve karısına derhal Sodom’dan ayrılmalarını söyler ve ayrılırken asla ve kat’a geriye bakmamalarını tembihler. Hz. Lut ve karısı arkalarına bakmadan Sodom’dan ayrıldıkları sıra, Hz. Lut’un karısı dayanamaz ve arkasına dönüp Sodom’a bakar. Bakar bakmaz da tuza dönüşür (ya da dönüşmez). Karısının neden tuza dönüştüğüyle ilgili farklı teoriler var elbette, ancak bizim ilgilendiğimiz nokta bu değil. Yani parmağa bakmaktan ziyade parmağın gösterdiği yere bakmak: Sayın göz, neden bakmak?

Üç meleğin, Sodom’da evlerinin kapısına dayanan adamları kör ederek cezalandırması ile meleklere yardım ettiği halde emirlere uymayıp Sodom’a baktığı için tuz edilen kadın arasında bir paralellik çizilmeye kalkıldığında, ben sadece bakma eylemiyle ilgili olmayan bir iktidar meselesi görüyorum; “Bakma ölürsün” değil de, “dediğimizi yapmazsan bakamazsın” ya da “dediğimizi yapmazsan ölürsün” dikotomisi. Bunun da bir manipülasyon, bir çeşit kontrol mekanizması ve kral-teba ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Yığınları yönetmek için muktedirlerin bulduğu çarelerden biri. Yine benzer bir kontrol/emir hikâyesini Eski Yunan’da buluyoruz. Şöyle ki:

Şarkı söylemek konusunda muazzam bir yeteneği olan Orpheus, söylediği şarkı ve şiirlerle etrafındaki insan olsun hayvan olsun bütün canlıları etkileme yeteneğine sahiptir. Böyle şarkılar söylediği bir gün, Eurydike’yle tanışır ve birbirlerine âşık olurlar. Düğün dernek evlenip mutluluklarına kavuşacaklarını sanırlar, ancak öyle olmaz. Eurydike’ye âşık olan bir de çoban vardır ve Orpheus’u öldürüp karısını ondan çalmak istemektedir. Tam saldırmak üzereyken, Orpheus karısının kolundan tutar ve birlikte ormana doğru kaçarlar, çoban da peşlerinden… Talihsizlik, Eurydike zehirli bir yılan tarafından ısırılır ve oracıkta ölür (ya da ölmez). Çoban şansına küfredip uzaklaşır, Orpheus da mutsuzluklar içine gömülür.

Ancak bu acıya daha fazla dayanamayan Orpheus, ölülerin gittiği Yeraltı dünyasından karısını çıkarmak için Hades’le bir anlaşma yapar. Hades, karısını ona vereceklerini ancak Yeraltı dünyasından kendi dünyalarına çıkarken geçecekleri karanlık yolda asla ve kat’a arkasına dönüp karısına bakmamasını emreder. Orpheus, karısına ancak güneş ışığı Eurydike’nin yüzüne vurduğunda bakabilecektir. Orpheus bunu kabul eder ve birlikte karanlık yolda ilerlerler. Büyük sabırsızlık içinde, ama emre uyarak güneşe kadar çıkarlar. Orpheus güneşe tam çıktığında arkasını dönüp karısı Eurydike’ye bakar ve o anda Eurydike, Yeraltı dünyasınca geri çekilir, çünkü Hades, o güneşe çıkana kadar değil, Eurydike güneşe çıkana kadar bakmamasını emrettiğini söylemiştir. Böylece çift sonsuza kadar ayrılırlar.

Burada da aydınlık-karanlık, yeraltı-yerüstü arasındaki dikotomiden yola çıkılarak felsefi yorumlara gidilebilir. Bense burada, bakmanın ve görmenin, bir iktidar aygıtı olarak teba üzerinde kullanılmasını görüyorum. Hades, Orpheus’tan karısına bakmamasını değil, emirlerine karşı gelmemesini istemektedir. Zaten Orpheus’un bir sonraki denemesinde onu Yeraltı dünyasının kapısına bile yaklaştırmaz. Bakmanın bir ceza, görmenin de bir başkaldırı olarak seçildiği bu mitolojik hikâyeler, aslında “aman olaylara karışma” reenkarnesiyle günümüzde de vücut buluyor. Bakma, çünkü görmen istenmiyor. Karışma, çünkü çözmen istenmiyor, zira biliniyor ki bakan her göz, aynı zamanda görmüş, aynı zamanda o görüntüyü (yani hayatı) işlemiş ve bir çözüm geliştirmiş oluyor.

Hayatı gözlemlemek, hayata bakmak, hayatla başa çıkmanın bir yolu olarak karşımıza çıkıyorken, bakmaya karşı getirilen bu yasak, hayatla başa çıkma yetisini söndürüyor. Kadınların örtünmesini emreden din, bakma eyleminden ve dolayısıyla insan yorumundan korkan bir tiranlık haline dönüşüyor (ya da dönüşmüyor). Vücudu örterek bakmaya karşı önlem getirerek, iktidarını yönelttiği ve üzerinde bileylediği nesnesini de korumuş oluyor böylece. Geçmişin mitolojik bakma yasağına karşı konulmuş bir arka kapı: “İstediğin kadar bak, bir şey göremezsin ve bu sayede bizi değiştiremezsin.” Bakmak demek değiştirmektir, bozmaktır, kırmak ve yeniden kurmaktır. Bakmak demek gözlemlemek demektir, gözlem demek anlamak, değiştirmek, kırmak ve yeniden kurmaktır. Bir kuantum fizikçisinin gözünde korkuyu görmek istiyorsanız, ona Ölçüm Problemi’nden bahsedebilirsiniz, ama tiranların gözünde korkuyu görmek istiyorsanız ona Gören İnsan Problemi’nden bahsedebilirsiniz.

Ölçüm Problemi’nin ve dolayısıyla kuantum fiziğinin absürtlüğünü vurgulamak için tasarlanan düşünce deneyi Schrödinger’in Kedisi, bize evrenle ilgili şu çok temel bilgiyi sunar: Tüm evren, biz ona baktığımız için vardır. Gözlem, deneyi değiştirir. Gözlemlemediğiniz sürece, zehirle birlikte bir kutuya kapatılan kedi hem zehirlenmiş hem de zehirlenmemiştir; hem hayattadır, hem de ölüdür. Kutuyu açıp kedinin durumuna bakmak istediğinizde, o zaman olasılık evrenlerinden birini yok edip bir gerçeklik yaratırsınız. Gözlem yaparsanız, dünyayı değiştirirsiniz. Dünya, gözlemlediğiniz zaman vardır. İnsan, baktığınız için oradadır (ya da değildir).

, , , , , , , , , , , , , , , ,