Baki kalan bu kubbede

Baki kalan bu kubbede

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 08 Temmuz 2017

Kemal Sunal, Türk Sineması’nın son çeyrek yüzyıldaki en büyük yıldızlarından biri, belki de en büyüğüydü. Filmleri iyi iş yapardı, hatta en iyi işi yapardı. Çoğunluk için o, oynadığı durum komedilerindeki karakterdi: Uzun boylu, Fernandel misali uzun yüzünde salaklığa varan bir saflık ifadesi taşıyan, ama aslında bilmiş biri.

Sinemanın komikleri, farklı kumaşa sahip insanlardır. Genellikle bir tip yaratırlar, Şarlo’nun Küçük Serseri’si gibi. Ayrıca, beyazperde dışında hiç de öyle komik olmayabilirler. Kemal Sunal bu özelliklerin ikisine de sahipti. Bir tip yaratmış, yıllar yılı durum komedilerinde onu oynamıştı. Halkın sevip kendine yakın bulduğu bir tip. Çarıklı erkânıharp bir Şaban’dı Sunal. Filmlerinin saf görünüp bütün olayı halleden cin gibi adamı seyircinin çok hoşuna gitmişti. O da bu tiplemeyi sonuna kadar sürdürdü. Kahramanı (Şaban, Hanzo, Davaro, Salako, Feyzo) yüzünde aptal bir ifadeyle, “Niyeee?” diye sorup karşısındakileri kandırırken, gözlerinden hınzır bir parıltı geçerdi sanki. Aslında cevabı bildiğini hissederdik. Beyazperde dışında ise, hiç komik değildi. Aşırı ciddi, hatta çoğuna göre soğuktu. Özetle konuşup nadir gülerdi. Ondan kameraya, kameradan seyirciye geçen ise bambaşka bir sıcaklıktı. Kemal Sunal sadece başarılı bir komik değil, bir ahir zaman efsanesiydi.

O hep halkın çok sevdiği bir oyuncu oldu. İlk filmlerinden, hatta ham sempatisinin hissedildiği tiyatrodan, ta en son reklam kampanyasına kadar. Ham sempati, çünkü Kemal Sunal’ın oyunculuğu, üzerinde çalışılmış, yıllarca emek verilmiş bir oyunculuktu. İnce gibi görünmese de, gerçek oyunculuktu. Kemal Sunal’ın mütemadiyen gülmesi, oyunculuk demekti zaten. Kendisi, “yüzü gülmez” diye tabir edilen cinsten bir adamdı. Yabancılara karşı gardı yüksekti. Öyle zırt pırt espri yapmaz, hatta mümkünse gülmez, konuşmazdı. Yakınlarıyla değil, tabii. Ama her insanın da bir saati vardır, o saat geldiyse coşar taşar. Komik olacağım, sempatik olacağım diye kendini zorlamazdı. Yoksa gülmeyen bir adam değildi, tuhaf olaylara gülerdi, bir de iyi fıkra anlatanlara. Esprileri hep belli konulardaydı. Türk milleti neye gülüyorsa, Kemal Sunal da ona gülerdi. Oğlu Ali, Hızır Tüzel’le yaptığı söyleşide, ailecek Sunal filmlerini izlediklerini söylüyor. Bu “ailecek” tarifine Kemal Sunal’ın kendisi de dahil.

Çünkü Sunal, halkın beğendiğini küçük görmezdi. Karakterleri gibi o da halk tipi bir kahramandı. İstanbul’da doğmuş, Süleymaniye’de büyümüş, Vefa Lisesi’ne gitmiş bir halk çocuğuydu. Oraların, o semtlerin o dönemlerdeki değerlerini gerçekten alıp kabullenmişti. Arkadaş grubu, konfeksiyonculardan, eski topçulardan oluşurdu. Yanında hep belli insanlar vardı. Aynı konuşmaları yapar, yıllanmış şaraptan farksız esprilere güler, aynı insanlara aynı şekilde takılır, aynı şakalarla mukabele görürdü. Hep aynı yollardan geçip, aynı berbere giderdi. Bize ait olanı, yerli olanı severdi. Onun ustaları, benimseyip sahiplendiği kişiler Haldun Taner’di, örneğin, Ulvi Uraz’dı. Batı hayranlığından da hiç hazetmezdi. Batı kültüründen çok uzak ortamda yetişmiş biri olarak, Batı kültürü almış insanlara tepki duyardı. Kendi yaptığı şeyin de “bizden” olmasını istedi hep. Bir de, sulu zırtlak olmamasını. Filmlerinin hemen hemen hepsinde isteyerek, “güzel olacak” umuduyla oynamıştı. Yumurta değil ki, koklayasın. Sonradan iyi çıkmayanlara bile kıyamazdı. Hepsine çocuğu gözüyle bakardı.

Kendi çocuklarıyla ise, alışıldık türden, pederşahi bir aileye yakışan bir ilişki sürdürdü. Mazbut bir aile babasıydı Sunal. “Biri de bir, bini de” yaklaşımıyla, maceraya asla prim vermedi. Çok huzurlu bir düzen kurdu. 1972’de, Ankara’da Devekuşu turnesinde çalıştığı karısıyla sevgi saygı ilişkisini sonuna kadar sürdürdü. Gerçi, oğlu Ali ve kızı Ezo’ya da düşkündü. Gene de onlarla hiç yüzgöz olmadı. Oğlu Ali, son yıllarda birbirlerine yaklaştıklarını, bir “ağbi, kardeş, dost” ilişkisi yakaladıklarını söylüyor. Yoksa öyle çocuklarının her şeyiyle ilgilenen bir baba rolü üstlenmiş değildi. Okul ve benzeri şeyleri, annelerine bırakırdı. Kendisi harçlık işleriyle ilgilenir, bir şey sorulur ya da danışılırsa cevap verirdi. Ne bileyim, filmleriyle ilgili bir şeyler sorarlar, o da söylerdi. Dedik ya, mazbut adamdı. Ayda yılda bir Arif’in barına uğraması da, sırf arkadaşları görmek içindi. Artist gibi yaşamazdı. Sade bir vatandaş, namuslu bir adamdı.

Bir yandan da, Türk halkının karakteristik özelliği onda da vardı. Karamsar, kötümser bir insandı. “Kötümserlik bize özgü bir şey,” derdi. Kara mizahın yaşayan bir örneğiydi aslında. Gardı yüksek görünüşünden anlaşılmasa da tutkuluydu, iç dünyası derindi. Bu dünyayı dışa vurmazdı, n’olur n’olmaz. Her şeyi bir gösteri haline getirenleri hiç anlamazdı. Onun sevinci de, üzüntüsü de gözlerindeki bir parıltıdan ibaretti. Tanıyan anlardı ancak. Yakın çevresi dışında insanlarla konuşmaktan kaçınırdı. Onları küçümsediği için değil, kendini ele vermemek için. Yakın çevresiyle dostlarının yanında ise, sabaha kadar konuşabilirdi. Suskunluk, onun dizginleri ele vermemek, eli kolu kaptırmamak için bulduğu bir çözüm olsa gerek. Kendini ezdirmemek, korumak için bir yöntem. Tıpkı, kendisine “cimri” denmesine de aldırmayarak tutumlu davranması gibi. Kötü günler yaşamıştı, çok sömürülmüştü, geleceğe güvenmiyordu. Geleceğinde güvencenin zerresi olmayan bir meslekteydi, önünde cesaret kırıcı örnekler vardı. Zaten kontrolu elden bırakmayı da sevmezdi, genel olarak.. İnsan kendini her zaman bilmeli, yerlerdi sürünmemeli diye düşünürdü. Başkasına zarar vermekten de kaçınırdı.

Ezcümle, kendi çevresinin iyi bir ürünü, olumlu bir karakter, düpedüz “iyi çocuk”tu Kemal Sunal. Olumlu bir halk tipi. Yıllarca oynadığı, bir türlü bıkmadığı tipler gibi, halktan gelme bir adam. O tiplerden bıkmadı, çünkü kendi de seviyordu onları. Hem insan yediden yetmişe kadar bütün seyircilerinin beğendiği şeyden niye vazgeçsin? Bir stardı o, sırtına ne yük vurulsa kaldırır, iyi filmi olduğu gibi, kötü filmi de taşırdı. Bulunduğu yerden daha ötesi olmadığının farkındaydı. Vaktiyle, “En büyüğüm,” demişti, hep aynı fikirde kaldı. Aşırı tevazuya gerek yok.

Bir sabah erken saatte, TV’de haberleri izlerken duydum öldüğünü. Kulaklarıma inanamadım. “Kemal Sunal mı, nasıl yani?”ler yinelendi. Ama bu sefer farklı bir nedenle, geri dönülmezliğin çaresizliğiyle. Bildiğim tek şey var: Bu bir Kemal Sunal filmi olsaydı eğer, biz öldü sanırken o gözlerini açar, safla bilmiş karışımı gülüşüyle “Ne var?” diye sorardı. Keşke öyle olsaymış, defalarca seyrederdim.

, , , , , ,