Animasyonun hangi boyutundayız?

Animasyonun hangi boyutundayız?

ON8
30 Ocak 2015

Konuğumuz, üçboyutlu (3D) animasyon alanında çalışan genç isimlerden Saba Çil Yenier. Karakter tasarımından oyun sektörüne, animasyonun farklı dallarında çalışmış olan Saba’yla, aldığı üniversite eğitimi ve animasyon alanının Türkiye’deki durumu üzerine konuştuk.

 

Üçboyutlu (3D) animasyondan öncesini sorarak başlayalım. Üçüncü boyuttan önce, sen de hepimiz gibi ikinci boyuta dalmış olmalısın…

Elbette. Küçükken, yani çizgi filmleri deli gibi izlediğim o dönemlerde –ki aslında bugün de bu durum pek değişmedi– onları ileride yapacağım mesleğin ürünleri gibi değil, daha çok, içine girebileceğim birer dünya olarak görüyordum. Ama bilgisayar animasyonuna (computer animation) ve 3D animasyona karar vermem onlar sayesindedir. Okuldan gelir gelmez çantayı fırlatıp izlediğim ve aklımda çakılı kalan örnekler arasında, dünyayı altüst etse de şu yedi renkli çiçeği bir türlü bulamayan Çiçek Kız Lunlun, şeytan Malmoth’la savaşan belden aşağısı felçli kız Clémentine’in müthiş yolculukları ve, çizgi film olmasa da imge ve kurgusuyla bende iz bırakan İkiz Tepeler yer alıyor. Alabildiğine hayal gücü dolu, seyirlik günlerdi. Sonra Saint-Michel Fransız Lisesi’yle birlikte ortaokul çağı geldi ve hayaller daha somut bir hal almaya başladı. 1995’te, Pixar ilk uzun metrajlı 3D animasyon olan Toy Story’yi yayınlayınca, hep birlikte büyülendik ve bir eşik atladık. Öyle ki, bir yıl sonra, ortaokuldayken ilk 3D Studio (3ds) Max kursuma başladım. Labirent Eğitim’di gittiğim yer, o zamanlar bu programı öğreten ilk ve tek yerdi galiba. Bir ayda, sadece üçboyutlu bir perde yapabilmiştim –daha doğrusu, yaptığım şeyin dosya adı “perde”ydi, ama görüntüsünün herhangi bir perdeyle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Bugünkü anlamda bir bilgisayar kurdu olmaktan da çok uzaktım.

Yine de konuya ilgin lise boyunca sürdü, doğru mu?

Liseyle birlikte heyecan yerini kesinliğe bıraktı ve ailemin de desteğiyle, üniversite araştırmalarına başladık. O dönemde, yalnızca Eskişehir’deki Anadolu Üniversitesi’nde animasyon bölümü vardı; ancak içeriği hiç tatmin edici değildi. Bu işin öğrenileceği yer Kuzey Amerika’ydı. Nihayetinde, yalnızca animasyonlar değil, filmler de buradan çıkıyordu. Yani, gitmek istediğim yer orasıydı. İşte bu noktada, ailemin bana duyduğu inancı ve benim için açtıkları alanları minnetle anmalıyım. Hep birlikte, araştırmalara erkenden başladık, çünkü henüz yeterince bilinmeyen bir alandı –babamın ne yapmak istediğimi anlaması yıllar aldı, mesela. Ama şu ortak “hayat amacı”nda birleşmiştik: Pixar’da çalışacaktım! Bunun için gelmiştim dünyaya! Ergenlik işte, hayatı böyle “düz” sanıyorsun. En iyi okullar araştırıldı, hedefler belirlendi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden hocalarla çizim dersleri başladı. Çünkü ABD’de bir üniversiteye kabul edilmek için not ortalamasının yanında sağlam da bir portfolyo gerekiyordu –orada kabul görmek ve istikrar algısı bizdekinden çok farklı. İlk şokumu, kaçırdığım ilk derse ilişkin “uyarı” yolladıklarında yaşamıştım.

Galiba geliyoruz üniversite yıllarına…

Maceram, Sarasota’da (Florida) yer alan ve en iyi bilgisayar animasyonu okullarından biri olan Ringling School of Art and Design’da başladı. ABD’de, üniversitelerin ilk senesi bir sanat ve sosyal bilim sağanağıdır. Alanını kafanda belirlemiş olsan bile, aklını çelecek, seni başka yönlere çekebilecek konularla dolu, “ortaya karışık” bir program okursun. Öncelikli derslerin sanat tarihi, grafik sanatlar, fotoğrafçılık ve elbette animasyonun tarihi, geleneksel animasyon çizim teknikleridir. Bunlar olmazsa olmazındır; yaratıcılığını besleyip büyütecek bilgileri, yani temelini bunlarla alırsın. Ama mesele hiçbir zaman sadece dersler değildir elbette; “yurtdışında okumak” bambaşka bir konudur. İlk yıl, daha çok yaşadığım yer nedeniyle uyum sorunu yaşadım; İstanbul’dan sonra yüz kişinin yaşadığı bir köye yerleşmek gibiydi –ki bugün kulağa çekici geliyor. Neyse ki üniversite hocalarımın da desteğiyle, ikinci yılımda öğrenciler şehri Boston’a, Lesley Üniversitesi’ne bağlı Art Institute of Boston’a geçtim. Burada geleneksel animasyon teknikleri, stop motion, cut out animasyon dallarında gelişirken, kadın çalışmaları, modern tasarımın tarihi üzerine dersler aldım. Asla unutamayacağım hocalarla çalışma fırsatı buldum. Ancak bu senenin ardından, biraz da sağlık nedenlerim yüzünden yer değişikliğine gitmem gerekti ve üçüncü yılımı Orlando’da, Full Sail Real World Education’da tamamladım. İşte burada Maya, 3ds Max gibi programlarla, bilgisayarın hem içini hem dışını öğrendim.

Mezuniyetten sonra, mesleğe geçişin nasıl oldu?

Okuldan ayrılmaya yakın, hâlâ hangi konuda uzmanlaşmak istediğime karar verememiştim. O zamanlar, bilgisayarda animasyonun alt dallarından texture (kaplama) ve modeling’e (modelleme) daha yatkındım. Türkiye’ye döner dönmez, TÜBİTAK Momentum’da texture and modeling artist olarak çalışmaya başladım. Yeni mezundum, toydum ve oyun sektörü ilgimi çekmişti. Culpa Innata adlı oyunda çalıştıktan sonra, bu iki alt dalın beni tatmin etmediğini anlayıp, uzmanlık alanım olan karakter animasyonuna yöneldim. Pixar, Dreamworks gibi öncü yerlerde çalışan insanların kurduğu Animation Mentor’da, iki yıl boyunca dışarıdan dersler alarak uzmanlığımı tamamladım. Her yıl bilgisayar animasyonu ve grafik tasarım konularında uzmanların bir araya geldiği Siggraph konferanslarına katılıp, önemli isimlerle de tanışmaya çalıştım –ki bu şanslı tanışmalarımdan biri, John Lasseter’dır. Karakter animasyonunda da belli bir dereceye gelince, ABD’de çalışmaya hazır olduğumu düşündüm. Ancak… İşte, dedim ya, hayat planladığı gibi “düz” akmayabiliyor. Bazen planlar şaşıyor ve hiç ummadığın şeyler önem kazanmaya başlıyor. Nihayetinde, hiçbir yere gitmedim ve şansımı Türkiye’de denedim. Önce reklam sektörüne girdim ama oradaki kaos ve stres beni aştı. Digital Panorama’ya geçtiğimde, animasyonun farklı dallarında çalıştım ve stereoskopik görüntüyle tanıştım. Ama hep gönlümde yatan karakter animasyonu işlerine bir türlü ulaşamıyordum. Yavaş yavaş hayal kırıklıkları başladı elbette. Hem sadece istediğim dalı çalışamamak değil, ülkemizdeki takım ruhu eksikliği –ki mesleğimizin belkemiğidir– benim için büyük sorundu. Tek tek çok iyi ve kaliteli insanlarla çalışırken, bir arada üretememeye yol açan olumsuzluk hali baskındı. Bu “olmayan sektörden” ayrılmaya doğru giderken, Telesine’den yönetmenlik teklifi geldi. İlk kez kendi ekibimi kurup, çizgi film yapabilecektim. Hep birlikte, hâlâ yayında olan Ciciki’yi yarattık. Fakat dediğim gibi, “olmayan sektör”deki kısıtlamalar, fikir yasakları ve sansür, öncelik verilmeyen bütçeler, elde avuçta ne varsa yetinmenin abartılı hali, “kotarma” usülü yapılan işler sonucu yapmak istediğim şeyle Türkiye’de var olan şey arasındaki uçurumu görüp, vazgeçtim ve bu işten de ayrıldım. Artık sadece proje bazlı çalışıyorum. Kulağa “lüks” gelse de bu, değil. Ekonomik açıdan daha zorlayıcı ve istikrarsız bir çalışma biçimi. Deneye yanıla, yapabileceğimin bu olduğunu gördüğüm için bunu tercih ettim.

Mesleğini geliştirme şansın oluyor mu yine de?

Kesinlikle. Öğrenmenin sonu yok. Şimdi, geri plana atmak zorunda kaldığım diğer ilgi alanım olan pozitif bilime yöneldim. Australian National University’de, dışarıdan astrofizik dersleri alıyorum. İleride, bu bilgileri animasyonla birleştirme planlarım var. Animasyon alanındaysanız, sanatın her dalı gibi, her şey sizin için sınırsız bir malzeme niteliğindedir. Düşüncelerinizi, hayalinizdekileri karşı tarafa somut bir şekilde gösterebilmek için malzeme ve ifadeler sonsuzdur.

Peki bu işin bir geleceği var mı sence Türkiye’de? Kurumlardan kopup proje bazlı çalışmaya başladığından bu yana gözlemin nedir?

Açıkçası, animasyonun bu ülkede henüz yeri olduğunu düşünmüyorum. Elbette mimari modellemeden, reklamlardan, sağlık sektöründen ve gelip geçici içeriklerden bahsetmiyorum. Bildiğimiz anlamda “sanat”tan bahsediyorum. Transformers, Avatar, Up, Wall-E gibi filmlerin durduğu yerden, gerçek kaliteden bahsediyorum. ABD bunların yalnızca çıkış yeri değil, gelişip yaşayabildiği yer aynı zamanda. Bu kadar maddi ve manevi zorlukları olan bir yöntemi, yani okyanus ötesinde okumayı önermemin tek nedeni bu. Yoksa eğitimde bir Amerikan hayranlığım olduğundan değil –ki, oradaki sorunlar da başlı başına konu. Ama yaptığı işi idealistçe yapan, niteliği içtenlikle isteyen arkadaşlarımı görüp dinledikçe, potansiyellerini hayata geçiremeyişlerimizi gördükçe, dışarıya çıkıp, üretimin kalbine yolculuk etmemizin yararlı olacağını savunuyorum. Ama evet, el mahkûm, maddi olanaklar elverdiğince… Hem sırf eğitimi de değil, başlı başına pahalı bir sektör animasyon; saniye başına maliyet hesaplanan, milyon dolarlar harcanan, dolayısıyla ABD’de bile az sayıda şirketin altından kalkabildiği bir sektör. Ülkemizde bütçe film sektöründe dahi bu kadar kısıtlıyken, uzun metrajlı animasyon işine girmek biraz hayal gibi görünüyor. Yapılan işlerde de hem kaliteden, hem de  kısa zamanda çok iş yaptırılan insanların çalışma şartları ve sağlığından ödün veriliyor. Verilmemeli. Çünkü bu, gerçekten yürekten yapılması gereken bir iş.

Yine de bu alanda iş bulanlar var, onların durumu ne?

Şirketler artıyor, haliyle rekabet de artıyor. Ama bana sorarsan, çalışma biçimleri ve yaratıcılık aynı ilerlemeyi göstermiyor; biraz da anlaşılır sebepler yüzünden. Çünkü her animasyon film, sahne ya da kısa metraj, aslında basit bir fikirle başlar. Her animatör farklı bir safhasıyla ilgilenir. Storyboard, karakter ve ortam tasarımı, modelleme, hareket ve iskelet sistemi, gölgeleme, ince ayarlar… Her biri saatler süren bir çalışma gerektirir. Kimimiz daha çok görüntüyle ilgilenir, kimimiz teknikle. Ama her durumda ahenk içinde çalışmamız ve uzmanlığımızı konuşturmamız önemlidir. Yani her şeyden anlayan “tek yetenek” olarak fışkırmazsın, doğası gereği ekip işidir animasyon. Türkiye’de bunu, şu an için göremiyoruz.

TRT’nin bu alanda hâlâ tekel olması da bir sorun. TRT siparişleri doğrultusunda yapılan işler dünya standartlarına uymuyor. Öykü eksikliği, tekdüzelik, hayal gücünü asla zorlamama çabası, sonu gelmeyen tabular ve revizyonlar curcurnası… Genelde, “bilmeyen” bir bilirkişiler topluluğuyla çalışıyorsunuz –sorsanız, birçoğu da bunun farkında aslında. Konuya doğrudan temas etmemiş kişiler sektörün standartlarını belirlemekle görevlendiriliyor. İşi az çok bilenler de, muhtemelen reklam sektöründen geldikleri için, 3D animasyon işlerine verilmesi gereken zamanı, harcanması gereken emeği ve işin gerektirdiklerini tam olarak bilmeden, eski deneyimlerine dayalı süreler tanımlıyor, hızlı çözümlerle seri üretimler talep ediyorlar. Böylece, ne kendini geliştirebilen bir çalışan ortamını garantilemiş oluyoruz, ne kaliteyi, ne görselliği, ne de sanatı.

Başka bir konu da, fiyat politikalarının yanlış başlayıp yanlış devam etmesi. Hem kurum hem de çalışan nezdinde. Zaten Türkiye’de çalışan hakları ve iş hukuku henüz oturmuş değil. Buna bir de işe gönül verenlerin yanlış parasal beklentileri ekleniyor. Haksız da değiller, çünkü kendilerinden bir önceki neslin deneyimlerini, kazanımlarını gördüler. Ama unutmamak lazım: Her yeni alanda, o konuda uzmanlaşmış kişilerin sayısı başlangıçta azdır ve onlara büyük büyük maaşlar ödenir. Benim bir şansım da, bu döneme denk gelmek oldu. Ama konuda uzmanlaşanların sayısı artarken sektör kendini geliştiremezse, maaşlar da düşer. Şu anda olduğu gibi.

O zaman, 3D animasyon alanının yenilerine ve ilgililerine bir önerin var mı?

Sabırlı ve gözlemci olmalarını. Eğer Türkiye’de çalışacaklarsa, kendimden de bildiğim kadarıyla zorlu bir yola giriyorlar. Önlerine gelen işleri bir mutsuzluk konusu haline getirmeden önce, biraz deneyim kazanmak onlara iyi gelecek. Dünün bilgileriyle yetinmeyip, sektördeki üretimi ve ülkenin durumunu yakından takip ettiklerinde, daha az şaşıracaklardır bazı şeylere. Az önce de dediğim gibi, çok değerli insanlar yetişiyor, hayal güçleri ve idealleri çok geniş. Ama ülke uygun ortamı kolay kolay sunmayacak.

, , , , , , , , , ,