Ah Tomurcuk!

Resim: Xi Pan-Women in Painting

Ah Tomurcuk!

NESLİHAN ÖNDEROĞLU
Cin Atı - 23 Mayıs 2017

Uyandığımda ev sessiz, yattığım oda kapkaranlık. Yatarken panjurları sıkı sıkıya kapamıştım. Zifiri karanlık olmadan uyuyamam. O yüzden panjurlu ya da ışığı geçirmeyecek kadar kalın perdeli bir eve konuk gitmişsem şanslı sayarım kendimi. Aksi halde sabaha kadar yatakta dönüp dururum.

Kalkıp güçlükle pencereye kadar gittim ve el yordamıyla panjurun ipini bulup asıldım. Çoktan sabah olmuş. Çalışma masasının üstündeki saat on bire çeyrek var. Yabancı bir evde uyanmanın en büyük güçlüklerinden biri de budur. Ne zaman kalkıldığı, kahvaltıya saat kaçta oturulduğu gibi günlük alışkanlıkları bilmediğiniz ve belki de hâlâ uyumakta olan ev halkını rahatsız etmekten çekindiğiniz için bir süre ne yapacağınızı bilmeden, odada öylece beklersiniz. Ben de öyle yapıyorum. Dışarıdan gelecek bir sese kulak kabartıp bekliyorum. Keşke yatmadan önce Coşkun’a sorsaydım.

Burası, Coşkun’un ailesinin yaşadığı yer. Bu yıl iki kafadar birlikte tatil yapalım derken bir aksilik oldu. Babası kalp krizi geçirdi. Sonradan, kalp krizi değil de hafif bir kalp spazmı olduğu anlaşıldı ama anlaşılan aile tek oğullarından ilgi bekliyordu. Böylece Coşkun tatile benimle gelemeyeceğini ama eğer istersem onunla birlikte ailesini görmeye birlikte gidebileceğimizi söyledi. Öyle de bir anlattı ki; evlerinin çevresinde öbek öbek yabani çiçeklerin beneklediği yeşil tepeler, o tepelerin arasından akan ve kışları taşıp yazları kuruyan bir ırmak, mis gibi hava, mavi bir atlasa benzeyen deniz… Neredeyse, madem böyle bir cennet var, neden başka yere tatile gideceğiz ki, diyesim geldi. Hemen kabul ettim. Hem deniz kenarındaki şehirleri severim, hem de o saatten sonra tek başına bir tatil hiç çekici gelmedi. Üstelik, yıllık iznimi de çoktan almıştım, artık geri dönüş yoktu.

Sekiz saat süren bir yolculuktan sonra otobüs sabah sisinin maviye boyadığı tepelerin arasından aşağı doğru inişe geçti. Az sonra deniz göründü, ama nasıl güzel. Coşkun’un dediği kadar var. O anda, iyi ki gelmişim, dedim. Güzel bir şehir.

Otogardan bir taksiye atlayıp Coşkun’ların eve vardık. Bahçe içinde iki katlı, eski bir ev. Sokaktaki öbür evler de aynı. Bu haliyle şehirden çok kasabayı andırıyor bu bölge.

Annesi güzel bir kahvaltı hazırlamıştı. Mis gibi tereyağına kırılmış yumurtalar, ev yapımı peynir, sucuk filan. İştahla başına çöktük. Babası hâlâ hasta hissettiği için mi, yoksa gösterilen ilgiden hoşlandığı için mi bilmem, sonradan odasından çıkıp geldi, pijamalarıyla oturdu sofraya. Coşkun’u uzun uzun kucakladı, ağlaştılar.

“Bak, bu da arkadaşım Selim,” diye beni tanıştırdı Coşkun.

Buraya kadar her şey iyiydi. Ne olduysa, Coşkun’un o güne kadar varlığından hiç haberim olmayan ablası içeri girdikten sonra oldu.

Sabahın o saatinde kendisinden önce parfümü doldu odaya. Bir kuş gibi şakıyarak ve sekerek gelip oturdu sofraya. Kırmızı bir elbise giymiş, gözlerde mavi far, kırmızı ruj, omuzlarına değdi değecek sallantılı küpeler.

“Ablam Tomurcuk,” diye tanıttı Coşkun.

Tomurcuk, bir kontes gibi, oturduğu yerden elini uzattı. Bir an için ne yapmam gerektiğini bilemedim. Centilmence davranıp elinin üstüne küçük bir öpücük mü kondursam, tokalaşsam mı, kalkıp öpüşsem mi? Tokalaşmayı tercih ettim.

“Ablam deyip durmasana,” diye kıkırdadı. “İki yaş var aramızda hepi topu.”

Lisede el sanatları öğretmeniymiş. Hangi el sanatı olduğunu söylemediler, ben de sormadım. Tomurcuk. Bu da nasıl bir isimse artık. Büyük ihtimal okulda öğrencileri, artık yaşı geçmiş bu “tomurcuk” için arkasından “tohum” diyorlardır, dedim içimden. Gülmemek için dudaklarımı ısırdım.

Şimdi okullar tatilde diye kültür merkezinde atölye düzenliyormuş.

“Bedava,” dedi. “Böyle sosyal projelere karşı çok duyarlıyım.”

Az sonra da evden çıkıp atölyeye gidecekti ama ne oldu, nasıl olduysa o gün gitmekten vazgeçiverdi. Kültür merkezini arayıp bir mazeret uydurdu. Kızlar bir gün de nakış işlemeyiversinlermiş. Misafiri daha ilk gününden bırakıp gitmek olmazmış şimdi. O bunları söylerken, Coşkun’la göz göze geldik. Aldırma, der gibisinden göz kırptı.

Ama aldırmamak ne mümkün? Daha kahvaltıdan kalktığımızda o günün bütün programı, beni nereye götürecekleri, neleri gösterecekleri, nerede ne yiyeceğimiz ayrıntılarıyla planlanmıştı. Anlaşılan, Tomurcuk olmadan bir yere gitmek mümkün olmayacaktı.  Fena halde canım sıkıldı, şimdi üstüme sakız gibi yapışacağı belli olan bir kadınla başa çıkmak gibi bir derdim vardı. Ne halt etmeye geldim ki, diye pişman oldum.

Coşkun yatacağım odayı gösterirken yalnız kaldığımızda dirseğiyle kolumu dürterek, “Ablam senden hoşlandı galiba,” deyince, o anda pılımı pırtımı toplayıp kaçmayı düşündüm ama olacak şey değildi. Ne diyecektim ki?

Çaresiz, bütün gün üçümüz birlikte dolaştık. Normal zamanda yanında dahi yürümekten utanacağım, rüküş, sakil bir kadınla kaleydi, yılanlı yalıydı, deniz kenarında çay bahçesiydi, Kör Yakup’un yeriydi demeden hepsini gezdik. En kötüsü de akşamın finalini yaptığımız Kör Yakup’un yeriydi. Keşke Yakup dışında masalarda oturan diğer müşteriler de kör olsaydı da rezilliğimizi kimse görmeseydi. Tomurcuk iki biradan sonra iyice açıldı; kahkahalar, konuşurken arada bir elime koluma yapışmalar derken gecenin sonunu zor getirdik. Eve dönerken bindiğimiz taksinin arka koltuğunda başını omuzuma koyup sızması bardağı taşıran son damla oldu. İyi ki Coşkun o sırada ön koltukta uyumaktaydı da, bu halimizi görmedi. Yoksa ertesi sabah nişan hazırlığına girişirlerdi ailece.

Korkudan, yatmadan önce odamın kapısını kilitledim. Sonra da panjurları indirip uyudum.

Şimdi böyle oturmuş beklerken, bir yandan da, bugün ne bahane uydurup buradan gidebileceğimi düşünüyorum. Benim de babam kalp krizi geçirmiş olamaz mı? Ya da belki işyerinden acil arayıp iznimi iptal etmişlerdir. Ne olursa olsun, Tomurcuk’lu bir güne daha tahammül edemem.

Uyanmışlar. Seslerden kahvaltıyı hazırladıkları anlaşılıyor. Aceleyle bavulumu topluyorum.

Az sonra Tomurcuk odamın kapısını vurup sesleniyor.

“Seliiiiiim, kahvaltı hazır canım.”

Dışarı çıkıyorum. Coşkun bavulumu görüyor.

“Ne o, boşaltmadın mı bavulunu?”

“Yok,” diyorum, “toplandım ben. Gidiyorum. Amcam beyin kanaması geçirmiş.”

Ortalığı bir heyecan ve üzüntü dalgası sarıyor. En çok üzülen Tomurcuk.

“Bavulunu almana gerek yok,” diyor. “Belki durumu o kadar kötü değildir de birkaç güne kalmaz dönersin.”

Cevap vermiyorum. Dokunsalar ağlayacak bir hal var üzerimde. Neredeyse kendi söylediğim yalana kendim inanacağım.

Kahvaltıya oturuyoruz. Bu kez Coşkun yanımdaki sandalyede. Bir ara kulağıma eğilip fısıldıyor.

“Ulan oğlum, senin amcan geçen sene ölmemiş miydi?”

, , , , , ,