Acayip sahici, biraz da deli

Acayip sahici, biraz da deli

SEVİN OKYAY
Zamanlı Zamansız - 08 Kasım 2014

Sonunda geldi. Zoran Drvenkar, Günışığı ile ON8’in konuğu olarak İstanbul’da. İmza atacak, söyleşi yapacak. Fuarda iki gün kalıp gidecek. Ama Kitap Fuarı konukları da böyle oluyor, ne yapalım?

Kitap Fuarı’na bu iki günde, 8-9 Kasım tarihlerinde gidenler ise, bütün kahramanlarının şu ya da bu ölçüde içinde yaşadığından şüphelendiğim Zoran Drvenkar’ı yakından görüp, piyangoyu kazanır. Kendisi de bu şüphemi bir anlamda doğruluyor zaten. “Bir otel gibiyim. Karakterlerim gelir bir suite yerleşirler ve onların hikâyelerini yazmamı isterler,” demiş örneğin. Tamam işte, onun için onları bu kadar sahici şekilde yazıyor. Kim olurlarsa olsun. Soğuktan Korkmayan Tek Kuş’tan tutun da, ON8 kitaplarındaki kahramanlara kadar.

Zoran Drvenkar, üç yaşından itibaren ‘Berlin’de yaşayan Hırvat çocuk’ olmuş. Aslında Križevci doğumlu. Ailesi o üç yaşındayken Berlin’e göçünce, o da mecburen ülke değiştirmiş. Hâlâ da orada. Ama karakterleri farklı yerlerde yaşayabiliyor. Onun, okuduğum ilk kitabı olan Kısa Pantolonlular Çetesi’nin Kanadalı çocukları gibi.

Küçücük kasabalarında nasıl olup da defalarca kahraman ilan edildiklerini kendileri de anlamayan Rudolpho, Ada, Sırıtık ve Beton. Kendi adları değil tabii. “Kimse Sırıtık veya Ada veya Beton ismiyle doğmaz. Ayrıca hiçbir anne çocuğuna Rudolpho ismini de vermez. Buna, gerçek kimliği gizlemek denir. Eğer herkes Kısa Pantolonlular Çetesi’nin gerçek adlarını öğrenecek olursa, bakın, demedi demeyin, bizim burada postane çöker.” Ama öyle küçük bir yerde oturuyorlar ki, hani biz de orada oturuyor olsak, sanmam ki kim olduklarını anlamayalım.

Kitaptaki karakterler, Drvenkar’ın sevdiği bir yöntemle tek tek birinci tekil şahısla kendilerini ve başlarından geçenleri anlatıyorlar. Ben daha ilk çocuğun gözüyle olanları okurken “Hadi, hadi, sıra Beton’a gelsin artık,” diye sabırsızlanmaya başlamıştım. Beton bir şeye uzun uzun bakmayı seviyor. Bıraktığın yerde, beton dökmüşün gibi kalıyor. Çocuklardan birinin başka yere gidip de Beton’u yanlarında göremeyince, geri dönüp onu da çeke çeke götürmeleri gerekiyor. Bütün bunların nedenini, kitabın son bölümü olan Beton’da göreceksiniz. Hiç çocuk kitabı yanılgısına kapılmayın. Değil çünkü. Her yaşa ait bir kitap. Yazarın hiçbir kitabı herhangi bir sınıflamaya sokulamaz. Çünkü sadece varlıklarıyla bile her şeye kısıtlama getiren bu tasniflere sığmıyorlar.

Öte yandan Beton, benim çocuk karakterler arasında gördüğüm en sağlam karakterlerden biri. İki yıl kadar önce Philip Pullman’ın “His Dark Materials / Karanlık Cevher (Altın Pusula)” üçlemesinin ikinci kitabı Subtle Knife / Keskin Bıçak’ta ortaya çıkıp üçüncü kitapta da bizimle kalan Will’i de öyle sevmiştim. Will ayrıca benim için, fantastik edebiyatın en iyi erkek karakteridir; Ursula K. Le Guin’in pek sevdiğim Ged’i dahil. Harry yavrum, kusura bakma!

Okuduğum ikinci Drvenkar kitabı Soğuktan Korkmayan Tek Kuş’ta da başının çaresine bakmasını bilen; diğer insanlar bir felaketi kabullenmiş, hayattan kopmuş halde sürünürken, bitmek bilmeyen kışa bir çift laf etmek için yollara düşen Riki var. Ama bence o, kitabın asıl kahramanı. Çok bilmiş, aksi kuşun ta kendisi. Doğrusu, Drvenkar’ın okuduğum diğer bir kitabı olan Aleve Dokunmak’tan hayli farklı bir kitaptı bu. Gene de, ben bütün Zoran Drvenkar karakterleri arasında, ister ‘iyi’ olsunlar ister ‘kötü’, bir ruh birlikteliği varmış duygusu içindeyim.

Aleve Dokunmak’ın Lukas’ı, yıllardır görmediği babasıyla birlikte zorunlu bir küçük geziye çıkıyor. Annesiyle yaşayan, Walkman’ini, müziğini seven, U2’nin eski şarkılarını dinleyen bir çocuk. Dondurmadan da nefret ediyor. Ama sözde onu almaya gelecek olan babası gecikince, dondurma bile yemek zorunda kalıyor. Bu yetmezmiş gibi babası gelince, Lukas’ı tanımıyor: “Daha küçük olduğunu sanıyordum,” diyor. “On yaşlarında filan.” Lukas, kapının önünde duran çantasını almaya gittiğinde de karıncalar işin içine giriyor.

“Karıncalar bir an gözlerini bana dikiyor ve sonra da göz kırparak veda ediyorlar.”

Korkma, diyorlar bana göz kırparak. Cesur ol.”

“Onlar için söylemesi kolay tabii, kalabalıklar, bense tek başımayım.”

Oysa Lukas için tek başına olmak diye bir durum söz konusu değil. Çünkü daima, kafasının içinde ya da dışında, kendine arkadaş bulabilecek güçte bir çocuk.

Sonra Onlardan Biri var: Kanadalı Kısa Pantalonlular Çetesi üyelerinin Almanya’da büyümüş de ciddi çete işine doğru sürüklenen büyükleri. Almanlar, Türkler, Yugolar. Drvenkar kitabı onlara adamış zaten: “tüm o kahramanlara / tüm o muhallebi çocuklarına / tüm o kabadayılara / tüm o yugolara.” Bir de Berlin’e tabii. Ölmüş ya da yaşayan bütün karakterlerin çılgın hayal gücünün ürünü olduğunu söylerken –sapık muhayyelesinin ürünü derdik biz- şehrini ayrı tutuyor: “Yalnız Berlin, Berlin’dir; Berlin’dir.”

Gene o sevdiği anlatım şekliyle, tek tek karakterlerin ağzından konuşuyor: Bukle, Cengiz, Marco, Krca, Kollok ve diğerleri. Onları başka kitaplarda da başı şu ya da bu derecede dertte olan başka çocuklar izleyecek: Taja, Stinke, Rute, Schnappi ve Nessi (“Sen”), örneğin. Ve ‘Yolcu’ diye bir psikopat. Ya da Sorry’deki Kris, Tamara, Frauke ve Wolf. Bu kitapta bazen ‘Ben’in kim olduğunu kestiremiyorsun. ‘Sen’ psikopat bir katilsin. ‘Orada Olmayan Adam’ ise uzaktan bakan bir gözlemci. Kimi olaylar önce geçiyor, kimi sonra. Bir değil birkaç âlem. Bu âlemlerde var olmaya çalışan çocuklar.

Zoran Drvenkar’ın dünyalarına hoşgeldiniz.

, , , , , , ,