1 Ocak Ağıdı

1 Ocak Ağıdı

HALİL TÜRKDEN
Kısmet Büfesi - 31 Aralık 2015

1 Ocak 2016 sabahı ne olacak, biliyor musunuz?

Caddeler kutlama izleriyle dolu. Pamukla, beyaz sprey boya ile “Mutlu yıllar,” “İyi yıllar,” “Hoş geldin 2016,” “Hoş geldin yeni yıl,” “defol git 2015,” yazılmış mağaza camları, ağaç dallarına asılmış yanıp sönen küçük renkli ampüller, içinde ampül barındıran süsler… İçmeye ve şarkı söylemeye devam eden gençler, geceyi sabah eden taksiciler, garsonlar, sokak satıcıları… “Yılbaşı falan umrumda değil, evde oturup dizi izleyip erkenden uyurum,” diyip de gerisayımı kaçırmamak adına uyumayanların sabah kahvesi ve pek tabii mahallenin ejderhası fırıncının açık kepenk yalnızlığı… Belki de fıskiyelerinden buzlar sarkan bir semt parkı.

Televizyon kanallarında yeni yılın ilk sabahına dolup taşan haber bültenlerinde; yılın en’leri, Taksim’deki vahşi güruh, 2016’nın ilk bebeği, 2016’nın ilk kazası ya da nikâhı – o da kaza olabilir tabii – ve karlı havada çarpışan araba ya da insan manzaraları anlatılıyor.

Bu ülkeye tıkıştırılmış insanlar, insan kişiliğinin mimarisini yine seçemeyecekler. Özgür olan her şey ve herkes göze tuhaf gelecek yine. Göğü koyu, fresko kumaşlarla kaplanmış bir ülke burası. Eşyanın ve sokakların sıcaklığını yitirdiği, sessiz ama kararlı bir biçimde üzerimize yürüdüğü bir çağda yaşamaya devam edeceğiz. Ya kan kaybından ya da donarak öleceğiz. Ölmek ne kelime, çok üşüyeceğiz… Her yerde dilden düşürmediğimiz “umut” kelimesi bile içimizdeki esas duygusunu giderek çatallaştıracak.

Geçmişe karşı hiçbir sevgi hissetmeyecek, tedirginlikle dönüp duracağız çarşaflar içinde. Her unutuşta bir metro durağı daha kaçıracağız. İnemeyecek ve giderek nefessiz kalacağız. Ama en kötümüze bile, nostalji yetersizliğinden antibiyotik yazacak doktorlar… Yine uyanıp kediye döneceğiz yüzümüzü; bağımsız, unutulan ve her gün yeniden inşa edilen sevmelere, sevişmelere…

Şimdiden söylemeli; bayramlar ve ölümler de aynı geçecek… Görseller kararacak, bayraklar çekmecelerden çıkacak, basın açıklamaları 10 yaşında bir bedeni sarıp ısıtacak meydanlarda. Ama asıl bayram, o fotoğrafı kaç kişinin beğendiğine bağlı olacak elbette. Fikir beyanına hep yakın, fikir üretimine hep korkak hep uzak kalacağız. Walter Benjamin’e de kulak asmayacağız belli ki: “Yağ makine için neyse, fikirler de toplumsal hayatın devasa donanımı için odur; insan makine yağını bir türbinin üzerine boca etmez; önceden bilinmesi gereken, gözden ırak dişli ve eklemlere birkaç damla damlatır.”

Katılıktan ve duygusuzluktan ölecek gibi olacağız; veyahut aşırı hissetmekten… Gitmek istediği bir sürü küçük yere, küçüklüğe çok uzak, gözleri hayret dolu, bir mucize bekler gibi. Ne zaman başına iyi bir şey gelse, ardından acıyı bekleyenlerin ülkesi olacak yine burası. Şiirin matematiğinde kaybolmayı, ödün vermeden yaşamak için klişelere sığınmayı yeğleyeceğiz.

1 Ocak sabahı, bir adım atmamız gerekecek. Derin ateş kuyularında yanmaya devam etmemek için, sefaletimizden kurtulmak için bir adım gerekecek. Sefaleti mutluluğa, ölümleri zafere, derin uykuları hep bir ağızdan söylenecek şarkılara bırakmak gerek. Canım James Joyce’a –kötü kitaplara da vakit ayırmak gerektiğine inandığım için– çok katılmasam da hatırlatmakta fayda var sözünü: “Hayat, kötü bir kitabı okuyamayacak kadar kısadır.”

Görüldüğü üzere, 1 Ocak’ta bizi bekleyen harikulade bir zaman treni olmayacak kapımızda. Kaybedecek elle tutulur bir şeyi olmayan, akıl sağlığını dahi kaybetmeye hazır olan, yaratma ve dünyayı salt sevgiyle kuşatma iradesine doğuştan sahip olan iyi insan… Her yılbaşında bulutlara kondurulan, silinip giden dileklerden ziyade, dünyaya, kendimize, kitaplara, sokaklara, kedilere, dostlara, çocuklara, sevgililere ve ejderhalara sözler verelim. Ey söz tutmanın erdemine inanarak büyüyen iyi insan, artık tutulmamış sözlerin bile bir değeri var.

, , , , , , , , ,