SAA-1 / 042 Hararet Öyküsü

Resim: Jeremy Geddes

SAA-1 / 042 Hararet Öyküsü

AHMET BÜKE
Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi - 09 Mart 2015

Evet, garip şey ama bizde hindinin gencine mısır derler. Birileri bize hindi diyor, biz de başka güzel bir ülkeye Mısır diyoruz. Her şey buradan karışıyor işte. Oysa mısır değil darı, hindi değil mısır… İşte bunlar hep ateşten.

“Balam sen kuşpalazı olmuşsun!”

Babaannem iki eliyle boğazımı sıvazlayıp fısıltıyla konuştu.

Göğsümde kabarmış tüyleriyle bir mısır oturuyor ve nefes aldıkça “gulu gulu” diyordu sanki.

Evet, garip şey ama bizde hindinin gencine mısır derler. Birileri bize hindi diyor, biz de başka güzel bir ülkeye Mısır diyoruz. Her şey buradan karışıyor işte. Oysa mısır değil darı, hindi değil mısır… İşte bunlar hep ateşten. Bütün dünya gözlerimin önünde eriyor.

“Hararetten,” diyor babaannem. “Boş ver, aklına geleni söyle sen. Ben alışkınım nasılsa.”

Bu alışkın olma halini anlatırken, elbette dedeme bakıyorduk; babaannem beni yatırdığı divanın kenarından, ben gül işlemeli yastıktan. Dedem de gülümseyerek pencereden dışarı bakıyordu.

Babaannem puflayarak kalktı.

“Ben eczacıya gideyim. Sen fitillik oldun artık,” dedi. Çıktı.

Dedemle bakıştık.

“Dede,” dedim, “şimdi sen eskisi gibi aklı başında olsaydın, beni bu dertten kurtarırdın.”

Ciddileşti birden.

“Hangi dert kuzum?”

“Ne olacak: Fitil!”

Sesli güldü.

“O da bir çeşit füze işte,” dedi ve pencereden, parmağıyla gökyüzünü gösterdi. “Senin çaren orada.”

Kafamı kaldırdım.

“İşte orada yahu. Uzayda…”

Babaannem gelmeden, dedem beni kıl battaniyeye güzelce sarıp arka pencereden çıkardı. Sonra pazar arabasına bir güzel yerleştirdi. Ne kadar zayıflamışım ki, demir kaynaklı arabada bir demet pırasa gibi sallanıyordum.

Yokuştan pır indik.

Caminin önünde durdu dedem.

Fatiha okudu.

“Buranın musalla taşı Çine mermerinden. Hangimiz erken ölürsek ötekinin aklında olsun,” dedi.

Dedem böyledir benim. Delirdiğinde bile geleceği planlar.

İki sokak aşağıda, Yılmaz Amca’nın dükkânına vardık.

Kasaptır kendisi ama benim gördüğüm en ilginç hırsız o oldu şu hayatta. Çaldığı ilginç şeyleri kimseye satmaya kıyamadığı için iflas etmiş. Kasaplığı geçim için, hırsızlığı hayat için yapıyor. Edebiyat gibi işte, oradan anlayın siz. Arada dedemle de işe çıkarlardı.

Beni arka depoya götürdüler. Vücuduma Vicks sürdüler. Beyaz bir kozmonot elbisesinin içine soktular beni.

Yılmaz Amca 1978’de, İzmir Fuarı’ndaki Sovyet pavyonundan çalmış bu malzemeyi.

“İnsan gibi istedim. ‘Ben de özel mülkiyete karşıyım,’ dedim. Dinlemediler. Ben de gece girdim, hacıladım. Ne yapayım yani?” dedi.

Dedem de ellerini iki yana açıp, “Hiç…” diye cık cıkladı.

Başlığımın içinde küçük bir telsiz vardı. Onun aracılığıyla konuşmaya başladık.

“Şimdi yükseleceksin,” dedi dedem. “Atmosfer dışına çıkınca iyice nefesini tut, başlığının camını arala biraz. Mikroplar kırılır.”

Dükkândan gelen bütün komutları ve prosedürü uyguladım. Hayat çok güzeldi vallahi. Gazlı balon gibi, ağır ağır havalandım. Önce Saat Kulesi, ardından Kadifekale, böyle pamuk helva gibi ufaldı, kayboldu altımda.

Dönüşümü bizim eve ayarlamışlar.

Gözümü açtım, divandayım.

Başucumda babaannem var.

Dudaklarıyla alnıma dokundu.

“Ateşin yok, iyi bu,” dedi.

“Babaanne?” dedim.

“Yok,” dedi. “Fitile gerek kalmadı. Ben dönene kadar düşmüş.”

Dedeme baktım.

Koltukta horluyordu.

 

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,