Yıldız Ölüsü

Yıldız Ölüsü

NESLİHAN ÖNDEROĞLU
Cin Atı - 07 Mart 2017

Ayakkabılarımı elime almış, denizle kumun birleştiği yerde şıpır şıpır yürüyorum. Ayaklarım ıslak kumda, dalgaların ânında içini suyla doldurup yok ettiği çukurlar oluşturuyor. Bütün gün koşturmaktan şişmiş tabanlarıma suyun serinliği iyi geliyor. Tuzlu su, ayaklarımdan dizlerime, oradan bütün vücuduma yayılan bir serinlik sağlıyor. Vakit olsa, oracıkta soyunup paçalı donumla atacağım kendimi denize. Ama usta, “Gecikme,” dedi. “Git, iki saat dinlenip gel. Bu gece dondurmanın başında sen duracaksın.”

İki saate ne sığar? Uyusan uyuyamazsın, memleketi arasan bir dünya laf, falancanın düğünü, filancanın ölümü derken uzadıkça uzayacak. İyisi mi Kadir, dedim kendi kendime, git şöyle denize doğru yüzüne bir yel vursun, için açılsın biraz. Akşam serini çıkmış, deniz gittikçe kabarıp çalkanıyor. Gömleğimin düğmelerini en alttan birkaç düğme kalana kadar açıyor, göğsümü yele veriyorum. Yaz günü böyle siyah pantolon beyaz gömlek de bizim patronun takıntısı. Diğer çay bahçelerinde, kafelerde bütün garsonlar efil efil giyinmiş. Ama neymiş, bizim farkımız buymuş, her zaman iki dirhem bir çekirdek, çakı gibi görecekmiş bizi. Duyan da, çay bahçesi değil beş yıldızlı otelin resepsiyonu sanır.

Arkamdan birinin koşarak yetişmeye çalıştığını fark ettim. Döndüm baktım, o. Hediyelikçi Selo. Yanakları pençe pençe kızarmış.

“Dur yahu,” dedi nefes nefese. “Atlı mı kovalıyor peşinden?”

Durdum. Eğilip bir taş aldım, denize fırlattım. Dalgalar yüzünden sekmedi.

“Nerden bildin,” dedim, “burada olduğumu?”

Yanımda durdu. Bir taş da o alıp fırlattı denize. Üstünde bermuda şortla, Havai gömleği dediklerinden, palmiye ağaçlı, bol çiçekli bir gömlek.

“Sizin bahçeye uğradım, dinlenmeye gitti, dediler. Tahmin ettim buraya geleceğini.”

Çalıştığım yere gidip beni sorması hiç hoşuma gitmemişti. Yüzüm eğildi.

“Niye ki? Bir şey mi diyecektin?”

Utandı, o da başını eğdi. “Hiç,” dedi. “Öylesine. Belki beraber takılırız, diye düşündüm. Ne bileyim, iki bira içip sohbet ederdik işte.”

Etrafa baktım. Kimseler yok. Zaten bizi birlikte kimsenin görmesini de istemiyorum. Terslendim.

“Bu saatte ne birası? Birazdan işe döneceğim.”

Selahattin, çarşıdaki hediyelik eşya dükkânında çalışıyor. İki yıl önce buraya ilk geldiğimde, daha kimseyi tanımazken karşılaştık. O zamanlar, şimdi çalıştığı dükkânın sahibiydi. Hali vakti yerindeydi. Yeri geldi, ev bulana kadar evini açtı; yeri geldi, sıkıştım borç verdi. Allah var, bir kötülüğünü de görmedim. Sonra ne olduysa battı. Dükkânı başkasına devretti, kendi de hiç yoktan adamın yanında işçi oldu. Yine de hiç zoruna gitmedi. Bir gün yüzünü eğip de kimseye dert yandığını, kimseden bir şey istediğini gören olmadı.

Ama diğerleri?.. Onlar sevmiyorlar onu. Hediyelikçi Selo dışında bir ismi daha var: Kız Selo. Arkasından böyle deyip gülüyorlar. Güya kırıkmış. Dükkânda müşterilere kırıtıp duruyormuş. Eli kolu oynakmış. Daha neler neler.

Önceleri çok içerledim. “Ya, bırakın garibi, hepimiz ekmek parası peşinde bütün yaz it gibi çalışıyoruz. Birbirimizden ne farkımız var,” dedim. Bu sefer, vay efendim, elbet kırıkla gezen kırık olur, diye tutturdular. Baktım olacak gibi değil, yavaş yavaş çektim kendimi. Selo büsbütün yalnız kaldı.

Yine de bir türlü vazgeçmiyor. Bizi birlikte görürler de bir laf çıkarırlar, katil olurum diye korkuyorum. Soğuk davranıyorum, gördükçe yolumu çeviriyorum. Ya anlamıyor ya da anlamazdan geliyor.

“Dondurmanın başındayım bu akşam,” dedim. “Gidip biraz dinlensem iyi olacak.”

“Bari uca kadar yürüyelim,” dedi. “Çok sıkıldım. Bu ay maaş da alamadık. İşler kötüymüş.”

Baktım, biz öyle yan yana yürüdükçe ayak izlerimiz birbirine karışıyor. İyice suya girdim. Artık yalnızca onun ayakları kumda.

“Ne kötüsü?” dedim. “Dükkân her gün dolup taşıyor.”

Omuz silkti. “Ne bileyim, öyle diyor patron.”

“Paraya sıkıştıysan…”

“Sakın ha!” dedi. Sustu.

Birden durdu. Eğilip ayağının ucuna takılan bir şeyi aldı yerden. Bana gösterdi.

“Bu ne biliyor musun?”

Baktım, avuç içi kadar bir denizyıldızı. Kurumuş, kuma karışmış.

“Denizyıldızı işte,” dedim.

“Yok,” dedi. “Denizyıldızı, diye bir şey yok.”

“Nasıl yok?”

“Ben küçükken annem anlatmıştı. Gökteki yıldızların da bir ömrü varmış. Ömrünü tamamlayıp ışığı sönen yıldızlar böyle küçülür, en sonunda denize düşermiş. İşte, denizyıldızı dediğin şey, aslında yıldız ölüsü.”

Güldüm. “Sen de inandın mı buna?”

Yeniden yıldızı kaldırıp güneş ışığına tuttu.

“Neden olmasın? Sence de güzel hikâye değil mi?”

Sahilin en sonuna gelmiştik.

“Hadi bana müsaade,” dedim.

Ayaklarımı çoraplarıma kurulayıp ayakkabılarımı giydim. Tam ellerim cebimde uzaklaşıyordum ki, arkamdan seslendi.

“Kadir!”

“Ne var?” diye öfkeyle döndüm.

Elindeki kurumuş yıldızı uzattı.

“Al, bu sende kalsın. Ölü bile olsa bir yıldız her zaman yıldızdır.”

, , , , ,