Seviyorsan Git Konuş

Seviyorsan Git Konuş

NESLİHAN ÖNDEROĞLU
Cin Atı - 21 Şubat 2017

Koşar adımlarla, kaldırıma dizilmiş masa ve sandalyelerin arasından ilerledi. Güneş eğilmiş, meydandaki ıhlamur ağaçları kokularını ve yapraklarının kalp şeklindeki gölgelerini taşların üstüne salmış. Kene gibi yapışıp, “Fal lazım mı abi?” diyerek, insanı zorla içeri sokmaya çalışan garsonların elinden kurtuldu, kendini yine o tanıdık yere, turistik eşya dükkânının tam karşısındaki Şans Kafe’ye attı.

İki aydır neredeyse haftada üç kere geliyor buraya. Garsonlar artık tanımış, kapıda hınzır gülüşlerle karşılıyorlar, daha o sormadan, başlarıyla üst katı işaret edip, “Müşterisi var Huri’nin,” diyorlar. “Ama az bekle seni alır.”

Gerçek adını da öğrenmişti: Huriye. Ama burada fal bakmaya başlayalı beri kendine öyle dedirtiyordu; Huri.

Tuvalete uğradı. Yüzünü yıkayıp, saçlarını suyla geri yatırdı, üstüne başına çeki düzen verdi, aynada yanaklarını şişirip son bir kez yüzüne baktıktan sonra dışarı çıkıp garsonlardan uzun boylu olanına eliyle işaret etti. Bu işaretin anlamını artık biliyor garsonlar. Ben aşağıda oturuyorum, kahvemi içip sıramı bekleyeceğim.

İki ay önce fakülteden bir arkadaşı zorla yakasına yapışmış; “Bu fal kafelerin birinde çok esaslı bir falcı varmış,” demişti. Aslında fala filan inandığı yoktu, ama sevgilisinden yeni ayrıldığından derin bir bunalımın içinde debelenen arkadaşını kıramamıştı. Oğlan faldan medet umuyor, kız kendisine geri dönecek mi diye merak ediyordu. Onun nazlandığını görünce de, “Hadi gel işte, inanmıyorsan bile biraz eğlenirsin,” demişti.

İşte, Şans Kafe’ye gelip Huri’yi bulmaları, iki fincan uyduruk kahve için otuz lira bayılmaları hep o arkadaşı yüzünden olmuştu.

Huri, rastalı saçları, rengârenk Hint işi elbiseleri, altdudağı ve kaşındaki piercing’leri, ellerinin üstündeki, annesinin sehpa örtülerine benzeyen dantel şeklindeki kınalarıyla çok ilginç gelmişti ona.

Fincanı hiç açmadan insanın yüzüne bakarak konuşuyor, bu sırada masanın altında tek ayağını sinirli sinirli sallıyor, bazen çok derinlerdeki bir sırrı bulup çıkarıyormuşçasına içini çekerek gözlerini deviriyor, söylediği şeyin etkisini görmek için karşısındakinin yüzüne meraklı gözlerle bakıyordu.

İşte, ne olduysa bu bakışlar yüzünden oldu. Daha ilk gittikleri gün arkadaşı yeni bir kızla tanışacağı, eskisini hemen unutacağı ve çok mutlu olacağı vaadiyle neredeyse kulakları ağzına vararak çıkmıştı oradan. Kendisi ise, Huri’nin söylediklerinin tek bir kelimesini hatırlamıyor, yalnızca bal rengi bir çift gözü aklından bir türlü atamıyordu. O günden sonra sık sık Şans Kafe’nin yolunu tuttu. Harçlığının hatırı sayılır bir bölümünü kahve falına yatırmaya başladı.

Kahvesini bitirdi, fincanı Huri’nin öğrettiği şekilde kapatarak sağ eliyle döndürdü. Her zamanki gibi, tabaktan damlayan birkaç damla, masa örtüsünün üstüne bir üçgen şeklinde dizildi. Bir türlü doğrusunu öğrenemedi şu hareketin. Parmağıyla lekeleri çabucak silmeye çalıştı. Örtü büsbütün kahveye bulandı.

Biri klarnet, öbürü keman çalan iki çingene meydanda dolanıyor, müşterilere sırnaşarak çaldıkları akordu bozuk müzikle para toplamaya çalışıyorlar. Bir keresinde, onun oturduğu masaya da gelmiş; “Yengeye hangi parçayı gönderelim abi?” diye ısrarla sormuşlardı. O zaman bu zedelenmiş şarkılara bahşiş toplama âdetini bilmediği ve çalan müziğe de pek aşina olmadığı için, “Çalın bir umutsuz aşk şarkısı,” demişti. Kemancı yayını havaya kaldırırken gülmüş, “Umutlu aşk şarkısı var mı sanki abi,” demişti.

Nerden sevdim o zalim kadını, bana zehir etti hayatın tadını.”

Nasıl da denk getirmişti şarkıyı kara şoparlar. Belki Huri yukarıda şarkıyı duyar, kalbinde nerden peydahlandığını anlamadığı hoş bir kıpırtıyla gönderdiği mesajı anlardı. Ama bütün olan, çingenelerin, “Abi bahşiş?” diyerek şarkıyı bitirmeleri ve gıcır gıcır bir on lirayı kaparak yan masaya geçmeleriydi.

Aklından bunlar geçerken, tahta merdiveni gıcırdatarak aşağı inen ayak seslerini işitti. Uzun garson ânında tepesinde biterek göz kırptı.

“Huri’nin işi bitti. Seni bekliyor,” dedi, pişkince sırıtarak.

Eline fincanını alıp, kendinden emin adımlarla merdivene yöneldi. Bu kez kararlıydı. Konuşacaktı kızla. Buraya birlikte geldikleri arkadaşı da öyle demişti; “Seviyorsan git konuş.” Huri’nin dediği doğrulanmış, eski sevgilisinin en yakın arkadaşıyla çıkmaya başlamıştı çocuk. Ayakları yerden kesilmişti.

Konuşamasa da, belki bir şeyler ima eder, falın arasına birkaç laf sıkıştırır; “Bir gün birlikte bir kahve içelim,” filan derdi. Ne aptallık! Bütün gün kahve falı bakan bir kızı kahve içmeye çağırmak.

Son basamakta heyecandan adımları birbirine dolaştı. Az kalsın düşüyordu. Son anda kendini toplayarak Huri’nin masasına ilerledi. Koskoca katta onlardan başka kimse yoktu. Güzel.

Kız onun geldiğini fark etmedi. Telefonla hararetli bir şeyler konuşuyordu. Bir an ne yapacağını kestiremedi. Masaya gidip otursa, kızın telefon konuşmasını bölmüş olacak, ama orada öylece ayakta, elinde fincanla dikilmek de çok saçma. Çaresiz, duvarlardaki eski Türk filmlerinin afişlerine bakarak oyalanmaya çalışırken Huri onu gördü ve eliyle otur işareti yaparak konuşmasına devam etti.

Sandalyeyi çekip karşısına oturdu. Kız onun varlığına aldırmadan, gözlerini iri iri açmış bir şeyler anlatıyordu. Ama konuştuğu başka bir dildi. Sesinin tonu iniyor çıkıyor, bir heyecanlı, bir üzüntülü.

Sonunda telefonu kapadı. Ağlayacak gibiydi.

“İsterseniz ben sonra geleyim,” diyecek oldu.

“Otur,” dedi kız. “Memlekette anam hastaymış. Abimle konuşuyordum. Para lazım. Çok para. Burada her gün fincanlara bakıp kırk yalan uydurarak toplanacak kadar değil.”

Birden oturduğu yerde büzüldü, küçücük kaldı kızın karşısında.

Huri değişmişti. Bütün o gizemini, erişilmezliğini, büyüsünü yitirmişti bir anda. Etten kemikten bir insana dönmüştü.

“Geçmiş olsun,” diye geveledi.

Kız cevap vermedi. Fincanı önüne çekti. Bal rengi gözlerini yüzüne dikti.

“Sen,” dedi, “bir kıza sevdalanmışsın. Belki kızın da sende gönlü var. Ama olacak iş değil sizinki. Yol yakınken geri dön.”

, , , , , ,