Kumru

Resim: Summer Evening (1947), Edward Hopper

Kumru

NESLİHAN ÖNDEROĞLU
Cin Atı - 24 Ocak 2017

Seni ilk gördüğüm ânı hatırlıyorum. Yaz başıydı. Yanımdaki daireye yeni taşınmıştın. Eşyaların kolilerde duruyordu daha. Evin açık kapısından görmüştüm bunu. Sen o sırada, bütün bu dağınıklığın ortasında tuhaf bir Latin müziği eşliğinde dans ederek dönüp duruyordun. Beni fark etmedin. Dikkatli bakınca, müziğin boş bir su bardağının içine koyarak sesini güçlendirdiğin cep telefonundan geldiğini anlamış, yan daireme yine bir deli taşındı, diye düşünmüştüm.

Senden önce orada yaşayan çocuk da sıcaktan bunaldığı geceler çırılçıplak balkona çıkar, yan yana balkonlarda karşılaştığımızda bu durum dünyanın en doğal şeyi gibi, benimle havadan sudan konuşurdu. Üstelik, bunu öyle bir doğallıkla yapardı ki, insan onun karşısında kendi giyinikliğinden utanırdı. Böyle yan yana durup saçma sapan şeylerden bahsettiğimiz bir gece aşağıda, sitenin bahçesinde, nerden peydahlandığını anlayamadığımız beyaz bir tavuk gördük. Kentin ortasındaki bir sitede en son görmeyi umduğumuz şey bir tavuktu herhalde.

Onu sevdik, nereden geldiğini, neden burada bulunduğunu fazla sorgulamadan kabullendik. “Şaşkın” adını takmıştık. Balkondan aşağı attığımız darı taneleriyle Şaşkın’ı beslemeye başlamıştık. Ondan sonraki gecelerde balkona her çıktığımda, Şaşkın’ın aşağıda olup olmadığına bakıyor; onu, beton yürüyüş yollarının kenarındaki toprağı eşelerken görmek içimi tuhaf bir yerindelik duygusuyla dolduruyordu.

Yan komşum, ne iş yaptığını, nasıl biri olduğunu anlamaya fırsat kalmadan bir gün kapımı çaldı ve ben taşınıyorum, dedi. Artık buralarda yaşamaya katlanamaz olmuş. Üniversiteden bir arkadaşı Amerika’daymış, ona bir iş ayarlayacakmış. Bunun gibi, gelecekle ilgili planlarını anlattı o gece. Evime ilk ve son gelişiydi. Dönerken, neden daha önce hiç görüşmediğimize, pekâlâ da arkadaş olabileceğimize inanmış, gerçekten üzülmüştü buna. Balkon sohbetlerimizi özleyeceğim, dedi. Şaşkın’ı da elbette. İki gün sonra da tası tarağı toplayıp gitti.

Yan daire hüzünlü bir sessizliğe gömüldü. Uzun kış gecelerinde eve iş getirip uykusuz kaldığımda bazen Amerika’daki komşumu hatırlıyor, onunla balkon sohbetlerimizi özlüyordum. Burada olsa, büyük olasılıkla kapısını çalıp bir kahve içmeye geldim, diyecektim. Üstelik de, böyle şeyler yapamayacak kadar çekingen biri olmama rağmen. O kadar yalnızdım ki, kâğıt kadar ince duvarlardan gelecek bir ses, bir gülüş, fazla açılmış bir müzik bile mutlu edecekti beni. Havaların soğumasıyla Şaşkın da ortadan yok olmuştu.

Sen geldikten sonra müzik hiç susmadı. Taşındıktan üç gün sonra kapıda karşılaştık. İkimiz de evden çıkmış, yan yana kapılarımızı kilitliyorduk. Hareketlerimiz ve anahtarın kilitte dönerken çıkardığı ses o kadar aynıydı ki, bir an birbirimize dönüp baktık ve sen adını söyledin.

“Ben Kumru,” dedin, elini uzatarak. “Demek, vefasız yan komşu sensin.”

Üstünde uçuk mavi, askılı bir elbise vardı ve bu halinle nedense Joan Baez’e benzetmiştim seni. Saçların, gözlerin, teninin rengi bir Latin Amerikalı’yı hatırlatıyordu bana. Belki bunda, ilk günden beri dinlediğin müziğin de etkisi vardır.

Anlamadığımı görünce, açıklama gereği duydun, “İnsan yeni taşınan komşusuna bir yemek yapar, olmadı bir çay demler,” dedin.

Ciddi olarak böyle bir beklentin oldu mu, yoksa bunu sadece beni daha çok utandırıp tedirgin etmek için mi söyledin, anlamadım. Çünkü daha bakışlarımızın karşılaştığı ilk anda kızarıp gözlerimi yeniden kilide sokmaya çalıştığım anahtara çevirmemden, benim nasıl biri olduğumu anlamıştın bana kalırsa.

“Özür dilerim, ben bu tür âdetleri pek bilmem,” dedim, yeniden kızararak ve bu yüzden kendime öfkelenerek.

“Eh, o zaman bu akşam kahveye çağırırsın,” dedin ve cevabımı beklemeden merdivenlerde kayboldun.

Kapının önünde kalakaldım. Çıplak eski komşumu ve Şaşkın’ı saymazsak, bu sitede ne kimse beni tanıyordu ne de ben kimseyi. Böyle olduğu halde, ara sıra yoklayan kederli yalnızlık hali dışında kendimi şaşılacak derecede iyi hissediyordum. Hiç kimsenin bana ulaşamayacağını bilmek duygusu; içimi kaplayan mutluluğun ve özgürlüğün nedeni buydu. Sen şimdi birdenbire ortaya çıkmış, çoktandır üstüme çektiğim bu perdeyi yırtmaya çalışıyordun.

Yine de o akşam işten erken çıktım, bir plakçıya uğrayıp satıcı çocuğun tavsiyesiyle bir salsa plağı aldım, evdeki dağınıklığı toparlamaya çalıştım, her ihtimale karşı biraları buzluğa koydum ve kapıyı anahtarla açtığını duyduğum andan itibaren seni beklemeye başladım. Ama az sonra çıkan gürültüden yalnız olmadığını, yeni evinde kalabalık bir grubu ağırladığını anladım. Belki onlar gittikten sonra sabah verdiğin sözü aklına getirir, geç saatte de olsa kahve içmeye gelirsin diye bekledim. Oysa gürültü, müzik, kahkahalar hiç kesilmedi. O küskün halimle kanepede uyuyakalmışım.

Sonraki günlerde balkonda ya da kapıda karşılaşmamak için özellikle dikkat ettim. Ne kahve ne de başka bir şey için yeniden bir araya gelmeyi, varlığımı hatırlamanı istemiyordum. Sanırım, bunda pek başarılı olamadım. Cumartesi akşamı ısrarla zile basıp kapıda belirdin.

“Sıkıldım, gelsene, çok güzel şarabım var,” diyordun. Daha cevabımı beklemeden güldün. “Tirbuşon da getirmeyi unutma, benimkini bulamıyorum.”

O gece uzun sürdü. Hatırlıyor musun, eski fotoğraflara baktık birlikte, değişik evler, değişik insanlar. “Hiçbir yerde uzun süre kalmam,” demiştin. “Göçmen kuşlar gibiyim, sık sık taşınırım.” Ellerini iki yana açıp dudağını kıvırdın. “Çabuk sıkılan biriyim, suç mu?”

Dışardan pizza söyledik, seyrettiğimiz filmlerden konuştuk, hatta bir ara benim eve geçip, evvelsi gün senin için aldığım plağı ve birkaç caz plağı bile dinledik. O sıralar yeni takıntın olan Uzakdoğu felsefesi ve yogayı anlattın bana. Heyecanlıydın. Anlatırken yanakların kızarıyor, sesin daha yüksek çıkıyordu. Nirvana’ya ulaşmak diyordun. “Asıl yapmamız gereken bu.”

Sabaha karşı eve dönerken, çenemle yanağım arasında, dudağıma yakın bir yerden öperek yolcu ettin beni. İstesem o öpüşe teslim olur, kalırdım. Ama bunu erken buldum.

Senin o aşırı coşkulu ruh halin beni de birdenbire içine çekmiş, sele kapılmış bir yaprak gibi sürüklenmeye başlamıştım. Ertesi sabah hiç âdetim değilken, uzun bir yürüyüşe çıktım. Reklam panolarındaki afişleri, minibüslerin, kamyonların üstündeki yazıları okudum. Gazete bayilerinin önünde durup, o renkli dergi yığınlarına baktım. Konserve kutularına ekilip balkonlara dizilmiş çiçeklerin, ateş çalılarının üstünde gezinen bir eşekarısının, otların içinde unutulmuş boş sigara kutularının, kapalı panjurların üstünde birikmiş tozların farkına vardım. Bir şey olmuş, bütün duyularım açılmış gibiydi. Hayatı olduğundan fazla algılıyordum ve bu fazlalık başımı döndürüp beni sersemletiyordu.

Birkaç hafta bu heyecan içinde devam ettik. Hemen her akşam görüşmeye başlamıştık. Bir süre sonra çalıştığın şirketten istifa ettin ve bir yoga kursuna yazıldın. Beni de gelmem için zorladın ama bunun için vaktim yoktu. Artık yavaş yavaş evine, yogi arkadaşların gelmeye başlamıştı. Latin müziğinden vazgeçmiştin. Evde tütsü yakıp insanın ruhunu huzura erdirdiğini söylediğin new age türü müzikler dinliyordun.

Bir akşam eve döndüğümde, iki büyük bavulunu toplamıştın.

“Komşu, ben Hindistan’a gitmeye karar verdim,” dedin. “Yogayı asıl yerinde öğreneceğim. Uyarsa sen de gel.”

Ertesi gün seni havaalanına bıraktım ve dönüşte arabada uzun süre ağladım. Ondan sonraki günler yine yan dairenin korkunç sessizliği. Etraftaki bütün renkler, sesler, kokular silinmeye başladı ve yaşantım yeniden siyah-beyaz bir filme döndü.

Dört ay sonra Hindistan’dan, yanında bir Avustralyalı sevgiliyle geri geldin. Yogayı ve hayatın bütün sırrını çözmüş, üstelik âşık olmuştun. “Hamileyim,” dedin ve, “Biz Jimmy ile bu çocuğu istiyoruz.”

Jimmy. Sevgilinin adı buydu. Birlikte Avustralya’ya yerleşip, orada küçük bir çiftlikte yaşayacak, hayatına yoga öğretmeni olarak devam edecektin. Jimmy sessiz bir çocuktu. Senin bütün o enerjine, hamilelik kaprislerine, deliliklerine gülerek bakan biri.

“Sen ne diyorsun bu konuda?” diye sordun bir keresinde.

“Dünyanın öbür ucu, iyi düşündün mü?”

“Aman be, baktım olmadı, alır bebeği de gelirim. Beni evine almaz mısın?”

“İyi ama o bebeğin bir de babası var.”

Bu konuşmadan beş gün sonra evi boşaltıp, Jimmy ile birlikte yeni bir kıtaya yelken açtın. İlk aylarda birkaç telefon görüşmesi ve iyi olduğuna dair mesajlar. Sonra hepsi kesildi. Balkonuna kumrular yuva yaptı ve inanılmaz bir umutla bir akşam kucağında kızıl saçlı bir bebekle kapımı çalmanı bekledim.

Gidişinin üstünden iki yıl geçmişti ki, kendin değil ama bir mesajın geldi buldu beni. Kucağında, gerçekten de kızıl saçlı bir kızla fotoğrafını göndermiş ve şunları yazmıştın: “Kuala Lumpur’dan sevgiler. Belki yakında görüşürüz.”

, , , , , ,