Mısırlar

Mısırlar

NESLİHAN ÖNDEROĞLU
Cin Atı - 15 Kasım 2016

Uykusuz geçen geceden sonra başı uğuldayarak kalktı. Hafta sonuna az kaldı. Cebinde yirmi lira ancak var, aklında Veysel’in tanıştıracağı kızın hayali.

Sabah ezanı okunmadan kazanı suyla doldurdu. Piknik tüpünü yere indirdi, yaktı, üstüne kazanı yerleştirdi. Ateşi iyice açtı.

Su kaynayıncaya kadar, acele edip mısırları temizlemeli. Babası, yatmadan önce tembihlemişti. Şimdi bayram tatili, parası olmayıp da tatile gidemeyenler, çoluk çocuk Boğaz kıyısına atar kendini. İşler artar. Her zaman elli mısırı güç bela bitirirken, böyle günde yüz satarsın.

Dışarıdaki çıplak ağaçların dallarında bir sabah yeli dolaşıyordu. Kiler diye kullandıkları küçük odaya gitti, loş ışıkta kapının çengelini eliyle bulup açtı. Babasının iki gün önce halden getirip istiflediği mısır yığınından, taşıyabildiği kadarını kucakladı, getirip yere yığdı. Çoğunun yaprakları kapalıydı. Teker teker yaprakları soymaya, püskülleri koparıp temizlemeye koyuldu. Bir, iki, üç…

Mısırlar sarı, iri taneli gövdeleriyle ortaya çıktıkça, eli yaptığı işe alışıp hızlandı. Bir yandan da, babasından nasıl para isteyeceğini düşünüyordu.

Veysel, “Hep birlikte adaya gideriz bu hafta sonu,” demişti. “Hazırlıklı gel, içecekler senden.” Kendisi lahmacun getirirdi muhakkak. Tuzu kuru tabii onun, kebapçıda çalışıyor, böyle günlerde çalıştığı yerden bir şeyler uydurup getiriyordu.

Ama ya o kendisi!. Altı aydır işsizdi. Çalıştığı fabrika kapanmış, ne kadar uğraştıysa da kendine göre bir iş bulamamıştı. Annesinin, gizliden cüzdanına yerleştirdiği parayla ancak bu kadar oluyordu işte.

“Gel, sen de mısıra çık,” diyordu babası. “Bir araba da sana yaptıralım. Hazır havalar da iyi, ekmeğini kazanırsın, fena mı?”

“Olmaz,” diyordu. “Boşuna mı meslek lisesinde okudum. Elektrik ustasıyım ben, başka iş yapmam.”

Yine de para istemeye yüzü tutsun diye annesinin yükünü almış, işsiz kaldığından beri, erken uyanıp mısırı haşlama işini o üstlenmişti.

Bahçede bir gürültü oldu. Perdeyi aralayıp baktı. Sarı bir kedi yavrusu babasının zincirle bağlı mısır arabasının üstünden atlayıp kaçtı.

Kazandaki su kaynamaya yüz tutmuş, cızırdıyordu. İçine bir iki kaşık şeker attı. Temizlediği yaprakların bir bölümünü müşterilere mısırı verirken kullanmak için naylona yerleştirdi, kalanını attı.

Ada vapurunu düşündü. Veysel , İbo, Veysel’in nişanlısı Zehra, bir de onun atölyeden arkadaşı bir kız. “Güzel kız,” demişti Veysel. “Adı Nurhan. Mavi gözleri var, böyle kocaman kocaman. Bakarsın, kız da beğenir seni.”

O öyle anlattıkça, kaç gecedir hayal kurup Nurhan’ı düşünmüştü. Kardeşinin boncuk gözlü oyuncak bebeği gibi bir kız canlandırmıştı gözünde. Ada’da herkesten köşe bucak kaçıp bir ağaç altında çıkma teklif edecekti kıza. Belki elini bile tutardı çekinmezse. Ama bir de İbo olacaktı yanlarında.

“İbo’yu getirmesen,” demişti Veysel’e. “Üç erkeğe, iki kız tuhaf olmaz mı?” Aslında bütün derdi, kızı İbo’ya kaptırmamaktı. Tipsizin biriydi İbo ama maaşlı bir işi vardı ne de olsa. Çarşıdaki beş katlı giyim mağazasının kot pantolon bölümünde çalışıyordu.

“Ne var oğlum!” demişti Veysel. “Daha iyi ya, öbür türlü, kız anlar dalgayı, gelmez. Böyle grup halinde daha iyi.”

Suyun kaynama sesi duyuldu. Kalktı, mısırları suyu taşırmadan kazana atmaya başladı. Yarım saat sonra babası kalkardı. Helaya bile gitmeden gelip bakardı, mısırlar oldu mu, diye.

Madem iş çok bugün, “Ben de geleyim,” diyecekti babasına. Gönlünü hoş tutarsa, belki, “Al bu da senin payın,” der, bir yüzlük uzatırdı. Daha fazlasını verirse, dönüşte vapura binmeden, “Dondurmalar da benden,” diyecekti.

Aklında bu düşüncelerle kaynayan mısırlara dalmış gitmişti ki, omuzuna dokunan bir el onu kendine getirdi. Baktı, babası.

“Ayakta uyuyorsun,” deyip maşayı kaptığı gibi kaynayan sudan bir mısır çıkardı. Başparmağının tırnağıyla üstüne bastırıp, bir iki diş ezdi. Yüzü asıldı. “Fazla geçirmişsin,” dedi. “Diptekiler iyice ezilmeden çıkar da yenilerini at.”

Böyle deyip, omuzuna attığı yeşil havluyla, terliklerini sürüyerek gitti.

Babasının dediği gibi, bütün mısırları kazandan çıkardı. Suyun en dibindeki mısırları saydı. Gerçekten de fazla haşlanmış, taneleri patlamıştı. Onların yerine yenilerini attı.

Tam kazanın başındaki yerine otururken, masanın üstündeki parayı gördü. O gıcır gıcır yüzlük oradaydı işte! Demek, babasının iyi bir saatine denk gelmiş, kendisi istemeden vermişti.

Parayı cüzdanına özenle yerleştirdi. Kaldığı yerden hayal kurmaya edebilirdi artık.

, , , , , , ,