Bir Facebook Buluşması

Resim: Edward Hopper

Bir Facebook Buluşması

NESLİHAN ÖNDEROĞLU
Cin Atı - 01 Kasım 2016

Arabayı deniz otobüsü iskelesinin bitişiğindeki otoparka bıraktı. Taksiyle geldim, diyecekti. Trafik çok yoğun oluyor, araba kullanmaktan sıkılıyorum bazen. Arabayla geldim, dese dönüşte kızı eve bırakması gerekebilirdi. Bunu da hiç istemiyordu. Bakalım, onun evine kadar yan yana yolculuk yapmayı isteyeceği şekilde gelişecek miydi her şey? Hem zaten, araban ne marka, diye sorduğunda, Audi A3, demişti kıza. Metalik gri. Birkaç ay oldu alalı. Yalan değildi ki aslında. Para biriktiriyordu. Bu yılın sonuna kalmaz alırım, düşüncesiyle gönlündekini söylemişti. On dört yıllık bir külüstür, üstelik abimin eski arabası mı deseydi yani?

Arabadan indi. Heyecandan titreyen ellerini pantolonunun ceplerine soktu. Bu yürüyüşüyle etrafı seyre çıkmış, vakti bol bir avare görünümüne kolayca geçiveriyor ve böylece heyecanını gizlemeyi başarıyordu. Kız gelmiş midir acaba? Kız, diye bahsetmeyi kes artık, demişti arkadaşı Erol. Kazma mısın sen? Ayıp oluyor. Bir ismi var onun. Ece Hanım. Ece.

Ne kadar olmuştu tanışalı? Dört ay. Belki daha fazla. Her şey kısa zamanda nasıl da gelişti? Oysa önceleri sadece birbirlerinin paylaştıkları video klipleri, anlamlı sözleri, şiir alıntılarını beğeniyorlar, arada sırada da altına birkaç yorum yazıyorlardı. Aslında Facebook’un yabancısı sayılırdı. Uzun süre direnmişti. Girdiği ortamlarda Facebook muhabbeti açıldı mı tedirgin oluyordu. Ben karşıyım, diyordu hep. Sevmiyorum öyle sanal sosyalleşmeyi. İnsan ilişkilerini öldürüyor.

Arkadaşları onu fazla çağdışı olmakla suçlamıştı. İçlerinden biri çıkıp, korktuğun, sakladığın bir şey mi var oğlum, diye takılmıştı. Bir yerde okudum artık Face’te hesabı olmayanlara şüpheli gözle bakıyorlarmış.

Sonunda, bu baskılara dayanamayıp geçen yıl âdet yerini bulsun diye, bir hesap açmıştı. Birkaç kere ne olduğunu anlamak için girip çıkmış, sonra da fazla ilgilenmemişti. O zamanlar profil resmi bile yoktu ve doğum tarihini gün, ay ve yıl olarak yazacak kadar acemisiydi bu işin.

Buluşacakları yer Barlar Sokağı’ndaki kafelerden biriydi. Yeri o seçmişti. Ara sıra iş çıkışı birkaç arkadaşıyla uğradıkları, bazen dev ekranda maç izledikleri bir yerdi. Acaba daha havalı bir yer mi söyleseydi? Arkadaşlarının aklına uymuştu. Rahat hareket etmek istiyorsan kendi çöplüğünde olacaksın. Erkek hayvanlar bile çiftleşmek için dişiyi kendi avlanma bölgelerine çekiyorlarmış. Bunu da Erol söylemişti, bir belgesel kanalında izlemiş.

Yavaş adımlarla yürüyordu. Sıcaktı. Terlemekten, daha ilk seferinde kıza ter kokmaktan çekiniyordu. Zaten onun karşısında, hamama girmiş kadar terleyeceğinden emindi. Metro istasyonunun girişini yaptıkları inşaat alanından geçti. Gri bir kumaş pantolonla beyaz gömlek giymişti. Böylesi daha ciddi bir hava verir, demişlerdi. Acaba, geçenlerde Fener kazandığı zaman bahsi kaybeden arkadaşlarının aldığı mavi tişörtü mü giyseydi? Altına da kotunu çekseydi. Sanki böyle şeylere çok alışıkmış da, fazladan bir özen göstermemiş gibi. Hem daha genç görünürdü en azından. Otuz bir yaşındayım diye yazmıştı Ece’ye. Aslında otuz dörttü.

İlk hangisi hangisini arkadaş olarak eklemişti, birbirlerini nasıl bulmuşlardı, hiç hatırlamıyordu. Zaten öyle fazla arkadaşı da yoktu ki. Daha iki yüz on bir ancak olmuştu. Yarısından fazlasını tanımıyordu. Ece’ninse bin seksen dört arkadaşı vardı ve bu sayı her geçen gün artıyordu. Senin de hızına yetişilmiyor yani, diye takılacaktı bugün kıza. Sesinde hafif bir sitem de olacaktı. Kıskanıyordu çünkü. Face’te bile olsa, bir kızın o kadar çok arkadaşı olur mu? Sıkı takipçileri vardı Ece’nin. Bir kargo şirketinde sevkiyat sorumlusuyum, demişti. Ne ara vakit bulup o kadar şeyi paylaşıyor anlamıyordu. Neredeyse, uyku dışında her daim ekran başındaydı. Zaten her şeyi de o başlatmıştı.

Mrb. Yazmıştı bir akşam durduk yerde. Mrb. Nbr?

Bu kısaltılmış mesajlaşma diline henüz alışmamıştı o zamanlar. Sevgilisi olan arkadaşları yıllardır cep telefonlarında sağ ellerinin başparmağıyla inanılmaz bir hıza erişmişlerdi. Ama o, öğrenememişti bu kısaltmalı Türkçe’yi.

Merhaba, iyiyim, siz nasılsınız, diye cevapladı Ece’nin mesajını. Arkasından da, komik duruma düşmemek için, bütün yazım kurallarına dikkat ederek şu açıklamayı yazdı.

Kusura bakmayın Ece Hanım, ben dilimizin bu şekilde katledilmesine karşıyım.

İşte, her şey ondan sonra başladı. Ece bu cevapta ilginç bir şeyler bulmuş olmalı ki, kısaltmalarla yazmaktan ânında vazgeçti. Top onun sahasındaydı artık. Ece’nin siz’i bırakıp sen’e geçmesine rağmen, o, ikinci çoğul şahıs nezaketini ısrarla devam ettirdi. Ece ona merhaba demeden asla merhaba demedi, cep telefonunu istemedi, bunca zaman Buluşup bir kahve içsek mi? bile demedi. Yalnızca Erol’un, telefonuyla üstünde hafif oynadığı birkaç fotoğrafı sırayla profil resmi yaptı, kitabevinden birkaç tane “Seçme Aforizmalar” kitabı aldı; Ece’nin profilinde sevdiği müzik türü olarak görüldüğünden, beş altı tane ünlü cazcı ismi öğrenip, arada bir onların video kliplerini paylaştı. Eğer bugün caz konusu açılırsa, yalnızca blues’u tercih ederim diyecekti.

Bunları düşünerek, buluşacakları yere vardı. Uzaktan, tek başına oturan bir kız var mı diye baktı. İki kişi vardı. Birinin yüzü ona dönüktü. Saatine bakıp durmasından, birini beklediği belliydi. Bu uzaklıktan, profil resmine de benzemiyor değildi. Sırtından terler boşalarak masaya yaklaştı.

“Pardon, Ece Hanım?” dedi.

Kız ters ters baktı. “Hayır, karıştırdınız galiba.”

Özür dileyerek, kaldırıma dizilmiş diğer masadaki sırtı dönük kıza doğru yürüdü. Biraz ilerledikten sonra, yüzünü görmek için geri döndü. Tam o sırada kızın ona el ettiğini gördü. Aman Tanrım, bu o mu, diye geçirdi içinden. Fotoğraflardaki o güzeller güzeli Ece bu mu yani?

Yanına yaklaştığında, “Merhaba, ben Ece,” diye ayağa kalktı kız. “Siz Mahmut musunuz?”

“Pardon,” dedi. “Birine benzettiniz galiba.”

Kızın şaşkın bakışlarını geride bırakarak, koşar adım yukarı caddeye doğru yürümeye başladı.

, , , , , , ,