Basından: Onlardan Biri

Basından: Onlardan Biri

ON8
15 Temmuz 2012

Onlardan Biri‘nin çevirmeni Suzan Geridönmez’in, Varlık‘ın geçen ayki sayısında yayımlanan yazısını sizlerle paylaşalım istedik.

***

Gençlik edebiyatı var mıdır yok mudur, varsa neyi ifade eder tartışmaları şöyle dursun, bugün farklı sosyal yapılarda farklı yaş aralıklarıyla tanımlanan genç bir kesim var ve bu kesim ortak bir noktaya sahipse o da ekonomik ve toplumsal açıdan giderek daha ilgi çekici hale gelen bir hedef kitlesi olmasıdır.

Teorik olarak gençlik edebiyatından daha 1800’lerin başında bahsedilirken, bu tanımın kendini kabul ettirmesinin 1960’ların ortasını bulması tam da buna, yani genç yetişkinlerin bir hedef kitlesi olarak keşfedilmesine dayanır. Bu tarihten sonra yayın dünyası, sözü edilen kesimin okuma ihtiyaç ve arayışlarını “yakalamak”, “beslemek” ya da “yönlendirmek” derdine düşmüş ve tür, konu, kurgu çeşitliliği bakımından bu gerçeğin yanı sıra yazarın sonsuz hayal gücü ve yeteneği tarafından belirlenen, sorun edebiyatından fantastik romanlara, gerilimden polisiyeye dek geniş bir yelpazeye yayılan kitapları piyasaya sürmüştür.

Bunlardan küçük bir kısmı çok dinamik, çok değişken ve hep arayışta olan genç kesimlerle buluşmuş, büyük çoğunluğu ise bu hedef kitlesini teğet geçmiştir. Yayın dünyasının sürekli (kendi de öyle olduğundan gençliği en iyi anlayacağı varsayılan) yeni genç seslere, yeni genç umutlara bel bağlaması biraz da bu yüzdendir.

Bugün çağdaş gençlik edebiyatına bomba gibi düşen/düşürülen birçok kitabın henüz adı sanı duyulmamış, kaybedecek bir şeyi olmadığı için de kural ve sınır tanımayan genç yazarların ilk eserlerinin arasından çıkması, bu açıdan bakıldığında pek şaşırtıcı değildir.

Edebiyat konusunda maratoncu olmak

Ama edebiyat yüz metrelik bir koşudan çok maratona benzer ve keşfedilen pek az yetenek üçüncü, beşinci ye da onuncu kitabıyla da koşmaya devam etmeyi, yani “vaadini gerçeğe dönüştüren kimi genç umutlardan biri” olmayı başarır.

Daha 2003 yılında, henüz yazarlık kariyerinin başındayken die Zeit gazetesinin edebiyat eki tarafından yukarıdaki alıntıyla tanımlanan Zoran Drvenkar, bugün, yani yaklaşık on yıl sonra da soluğu hiç kesilmeyecekmiş izlenimi veren genç maratoncuların başını çekiyor.

1965’te eski Yugoslavya’da doğup üç yaşında ailesiyle Almanya’ya göç eden ve çağdaş Avrupa edebiyatının en güçlü kalemlerinde biri sayılan Berlinli yazarı farklı kılan, herhangi bir arayışı ya da belli bir yaş grubunu yakalamaya çalışmaması, verimini bir hedef kitleye endekslemeyerek, edebiyatın farklı tür ve alanları arasında gezinirken hep kendi olmaya çalışması, özgün sesini her kitapla birlikte biraz daha geliştirmesi.

Çeşitli yaş gruplarını kesen, film senaryosundan şiire uzanan eserleri arasında Türkçeye çevrilen ilk üç kitabı onun çokyönlülüğüne ayna tutar nitelikte: Soğuktan Korkmayan Tek Kuş ödüllü bir çocuk romanıyken , sarsıcı öyküsü ve zeki kurgusuyla kendinden söz ettiren Sorry, Bir Özür Dileme Projesi gerilim edebiyatı sınıfına giriyor. Türkiyeli okurla geçtiğimiz günlerde buluşan Onlardan Biri ise modern gençlik edebiyatının en özgün, en başarılı örneklerinde biri kabul ediliyor. Hem de Drvenkar bu kitabı özellikle genç bir hedef kitleyi düşünerek yazmadığını ileri sürmesine rağmen.

Gençlik edebiyatta kural tanımıyor ama samimiyet arıyor

Zaten burada bir çelişki yok. Gençlik edebiyatının birçok kült romanı aslında genç roman olarak  kaleme alınmadı. Onları genç kılan yazarın gençlik jargonunu taklit etmesi, gençliğin sorunlarına tercüman olmaya çalışması, bu kesimi kollaması ya da kendini onlara beğendirme çabası değil. Oyunu kurallarına göre oynamak gençlik edebiyatı söz konusu olduğunda genellikle ters tepiyor. Çünkü ne gençler kural seviyor, ne de belli bir okur tipine göre tasarlanmış, projelendirilmiş kitaplar genç kesimin edebiyatta aradığı samimiyeti sunabiliyor.

“Kahramanlarımı yazarken keşfediyorum ve karakterlerimin beni sürüklemesine izin vermiyorum”, diyen Drvenkar, roman figürlerini neden genelde gençlerden seçtiğini, onlardan yetişkinlerden daha fazla şey bekliyor olması, dolayısıyla da onları daha ilginç ve şaşırtıcı bulmasıyla açıklıyor. Peki nasıl olur da, gençlerden anlamadığını, gerçek hayatta onlarla neredeyse hiç temas kurmadığını her vesileyle vurgulayan yazarın yarattığı kahramanlar, her yaştan okur üzerinde böylesine sahici bir etki bırakabiliyor?

Bu soruya yanıt bulmak için, Berlin’in en kozmopolit semtlerinden birinde sokaklarda var olma savaşı verirken sık sık sürtüşen iki çeteye üye, farklı yaşlardaki gençleri konu eden Onlardan Biri romanına daha yakından bakmak gerekiyor. Karşıt grubun takıldığı diskonun kurşunlanmasıyla başlayan olaylar zinciri, kendini kanıtlama, kabul görme ve dostluk peşindeki kahramanların gözünden anlatılıyor. Okura aynı gerçekliğe farklı perspektiflerden yaklaşma olanağı sağlayan bu anlatım biçimi yeni değil. Alışılmamış olan, yazarın kahramana “sen” diye hitap etmesi ve bu yolla okuru onlardan biri olmaya adeta zorlaması.

Okurun rolü yazarın görevi

Drvenkar isteseniz de istemeseniz de sizi Jasmin kadar âşık, Cengiz kadar vahşi, Bukla kadar zavallı, Marco kadar korkak, Krca kadar acımasız yapıyor. Onları bir suç ve şiddet sarmalına kapılmalarını izlemekle kalmıyorsunuz. Er geç, ikinci tekil şahısla hitap edilenin kendiniz olduğunu anladığınızda bizzat o sarmalın içine kayıyorsunuz.

Başta insana ne yapacağını, ne hissedeceğini, nasıl düşüneceğini dikte eden bir yazara tahammül etmek epey zor. Hele de sizi kesinlikle yapmayacağınız davranışlara, asla yanaşmayacağınız duygulara ya da hiç aklınızdan geçmeyecek düşüncelere itiyorsa. Ama sonra sizi onlardan birine, hatta sırasıyla hepsine dönüştürmesine göz yumuyorsunuz. İşte, bu ilginç bir deneyim. Çünkü romanda, sokak yasalarının geçerli olduğu farklı bir dünyanın kapısını aralayıp, marjinal yaşamlara ışık tutarken baktığınız yer aslında bir ayna.

Belki hiç babanızı öldürmeyi düşlemediniz, ama yazar size, “derken, babanın neye baktığını çakıyorsun. Eline. Tuttuğun silaha,” dediğinde bu duyguyu gidip tam da saklandığı yerden, yani ta içinizdeki derinliklerden bulup çıkarıyorsunuz. Ama babanız da boş durmuyor ve “ayaklarının dibine tükürüyor”, sonra da “seni daha fazla dikkate almadan yanından geçip gidiyor. Peşinden bakıyorsun. Hayatın biraz önce yanında geçip gitti. Sen geride kaldın ve…” ve hipnoz olmuş gibi yazarın sizi götürdüğü yere gidiyorsunuz.

Romanın güçlü yanlarından biri bu alışılmadık anlatım tarzından beslenen sahiciliğiyse, bir diğeri gerilim ve mizah dozu iyi dengelenmiş sürükleyici, zeki kurgusu. 2003’te gençler için en iyi polisiye seçilerek Hansjörg-Martin Ödülü’nü alan kitap, polisiye ve gerilim edebiyatı öğeleri barındırmakla birlikte, kimi eleştirmenler tarafından sosyal romantizmden tümüyle arındırılmış gerçekçi roman sınıfına da dahil ediliyor.

Ama son sözü yazara bırakalım:

Beni itekleyen haksızlık, dostluk, ihanet ve aşk –insanları korkutmaktan hoşlanıyor, sırıtmalarını sağlıyor, onları en karanlık köşelerden kurtarıyor ve kahramanları oluyorum. Daima insanın içindeki karanlığı da görür, anlamaya çalışırım; tıpkı daima ışığı gördüğüm ve nereden geldiğini, neyin onu kararttığını anlamaya çalıştığım gibi. İçerik ve gerilim hep önem taşır, ama karakterler olmadan havada süzülen balonlara benzerler. Hikayeleri birbirine bağlayan, onları yere indirip soluk aldıran karakterlerdir. İşte benim işim bu: Karakterlere hayat vermek ve imkansızı olanaklı hale getirmek. Yazar olarak okurdan beni ve karakterlerimi sarıp itekleyen bu enerjiyi hissetmesini istiyorum. Okur bana, yazarın havaya kaldırılmış parmağı ya da kibirli kendini beğenmişliği olmadan yaklaşabilmeli. Kendimi birilerine sunmak ya da okurlarıma hizmet etmek amacında değilim. Benim işim bu. Ben olmak.

, , , ,